Hayatındaki ada teması Bozcaada'daki çocukluğuyla başlayan ressam Pınar Tınç kariyeri boyunca ada, doğa, deniz, bitki örtüsü, kuşlar, gece ve gündüz temasını işledi. Yurt içi ve dışında defalarca eserlerini sergiledi. Ressam, Hint Okyanusu’ndaki Fransa’ya bağlı Reunion adasında, 2014'te sanatseverlerle buluşturduğu 'Adaların Renkleri' sergisinden tam 8 yıl sonra 26 Mart’ta bu adaya yeni sergisi 'Adaların Rüyaları' ile geri döndü.

- Yolunuz nasıl Hint Okyanusu'ndaki bir adaya düştü?

Aslında hiç beklemediğimiz bir zamanda böyle bir fırsatımız çıktı. Hint Okyanusunda tropikal kuşağın en ucunda Madagaskar’ın hemen güney doğusunda tropikal bir Fransız adası olan Reunion, Fransız Hukuk Profesörü eşimin işi dolayısıyla birden gündemimize girdi. Bütün ailemizin arkadaşlarımızın yani çevremizdeki herkesin karşı çıkmasına rağmen 3 valizle Türkiye’den 10 bin km uzaklıktaki adaya taşındık. Oğlum Kerem 3 ay önce doğmuştu. Ardından kızımız Ada’ya hamile kalmıştım. Ada Reunion’da doğan ilk Türk – Fransız oldu sonrasında. Tropikal bir iklimde Hint, Çin, yerli kültür olan Creol ve Afrika kültürünün harmanlandığı muhteşem bir ada. Jurassic Park platolarında film çekiminde gibi hissediyorsunuz kendinizi. Okyanus inanılmaz bir canlı vejetasyonu ve çeşitliği gösterirken, adanın hemen doğusunda her sene patlayan bir yanardağ, koruma altında canlılar, bitkiler, endemiklerin olduğu inanılmaz bir dünya.

Hint Okyanusu’nda sergi

- Oradaki yaşam Bozcaada'dakine hangi yönlerden benziyordu, hangi açılardan farklıydı?

Coğrafi, iklim koşulları, insan hikayeleri olarak çok farklı olmasının yanında, dışarıya kapalı ve kendi içinde bir kozmosu, akışı, ritmi olması açısından çok benziyor. Doğadaki her ağacın, çiçeğin göçlerle gelen hayvanların zamanlarını öğreniyorsunuz, yaşamı aslında bu değişimlerle fark ediyorsunuz. Bozcaada’da nasıl bağbozumu yılın en hareketli zamanlarıyla, Reuinda’da da şeker kamışı hasattı olurken yine aynı coşku ve tatlı heyecan koşturmaca bütün adada yaşanıyor. İnsan hikayeleri temelde çok farklı olsa da yine kadınların, çocukların hikayeleri ön plana çıkıyor. Renkler ve doğa inanılmaz bir ilham veriyor sanatçılara. Her iki adada da yazarlar, araştırmacılar, sanatçılar doğadan çok besleniyor. Katmanlı tarih ve kültürel birikim, doğal zenginliklerle birleştiğinde mücevher kutusundaki en güzel ve parlak elmas haline geliyor.

- Ada, deniz ve genel olarak doğa etkileri resimlerinizi nasıl şekillendirdi?

Deniz benim içinde doğduğum ve kişiliğimi şekillendiren bir unsur. Kuzey Ege’de Rumların ve Türklerin bir arada yaşadığı minicik harika bir doğası ve katmanlı kültürel, tarihsel birikimi olan Bozcaada doğdum ve büyüdüm. Sanatsal ilham depolarımı doldurduğum, duygusal olarak beni zenginleştiren yerdir. Rüzgarın kokusunu duyabildiğiniz mevsimler olurdu, üzümün hasat sırasında şarap fabrikalarında ezilirken ve bütün adayı kaplayan şıra kokusu gibi. Her mevsim açan çiçekleri, bitkileri, mantarları, otları ile kocaman bir ‘micro cosmos’. Mavinin tonlarını, ışığın hangi ayda denize nasıl düştüğünü, güneşin dün içindeki değişimiyle denizi ve adayı nasıl değiştirdiğini empresyonistler gibi hep izlemiş ve kaydetmişimdir. Bu kayıtları resimleri yaparken sezgisel olarak başlayan yaratım süreci, bir süre sonra çocukluğumda gördüğüm ışık, gölge ve form dünyasına doğru yol alıyor.

Hint Okyanusu’nda sergi

- Çini mürekkebi niçin ülkemizdeki ressamlar arasında yaygın değil ve bu tekniğin önemi nedir?

Bence yeni bir şey denemek gerçekten emek ve zaman isteyen bir şey. Çini mürekkebiyle yıllarca çalışmak ve kendine ait bir dil yaratmak gerekiyor. Kendi dünyanı yaratırken renkler ve ışık çini mürekkebinde sihirli bir şekilde hareket ediyor. Çok bilinen ve çalışılan tamimiyle benim yaptığım gibi çini mürekkebi olan işler ne yazık ki etrafta yok. Dolayısıyla yeni bir şey üzerinde uzun yıllar çalışıp ve geliştirme gerekiyor. Ben bu tekniği yıllardır kullanıyorum. Hala gidebileceğim sınırlara ulaşmış değilim. Çok fazla teknik imkanı olduğunu düşünüyorum. Duygusal ve ve kavramsal olarak bir ressam için özgür olup, yeni keşifler yapılabilir diye düşünüyorum.

- Yıllar sonra La Reunion'da ikinci serginizi açıyorsunuz. Aradan geçen zaman eserlerinizde ne değiştirdi? İki sergideki eserlerin sizin açınızdan farkı ne?

İlk sergimde daha mitolojik ve okyanusya motiflerini kullanmıştım. Etrafımdaki insan hikayelerini anlatmıştım. Komşumuz olan köpekbalığı avcısını, çok küçük yaşta evlenen Madagaskarlı kız arkadaşlarımın hikayeleri. Şimdi tamamıyla Reuion’dan çıkarak, ilham alarak yarattığım Reuion doğasının içinde ruhumu özgür bir şekilde gezdiriyorum. Bazen okyanusta azurun içinde, bazen korma altındaki bir orkide ormanın içinde, bazen de bir kaktüs parkının içinde kendi gerçeğimi resmediyorum.

- Sonrasındaki projeniz nedir?

İstanbul’da 14 Mayıs’ta ‘Hayatın Renkleri’ isminde solo bir sergi açacağım. Arnavutköy Art Gallery’de. Renkli, hayat dolu, yüksek enerjili bir coğrafya olan Okyanusya temelli bir sergi olacak.