Muhyiddîn Arabî’ye göre rüya

İslâm filozofları rüyayı bir takım suretlerin mütehayyile kuvvesinden (Beyinde hayal kurma merkezi) ortak duyuya (hiss-i müşterek) yansıması şeklinde izah eder.

İbnü’l-Arabî, döneminin bilginlerini rüyaya gereken ehemmiyeti vermediklerinden dolayı sert bir biçimde eleştirmektedir.

Konuyla ilgili olarak şu hadisi aktarır:

“Resulullah buyurdu ki: Risalet ve nübüvvet kesilmiştir. Dolayısıyla benden

sonra nebi ve resul gelmeyecektir.”

Bu hadis genellikle bilinmekte ve aktarılmaktadır.

Ancak İbnü’l-Arabî’ye göre Hz. Peygamber’in (s.a) nübüvvet ve risâlet kesilmiştir,

Haberin Devamı

şeklindeki bu ifadesi sahabeye ağır gelmiş. Zira bu kesilme, vahyin kaynağı ile dolayısıyla, Hakk’ın ilmi ve kelamı ile irtibatın kesilmesi anlamına geliyordu. Bu sözün insanlara ağır gelmesi üzerine Hz. Peygamber (s.a) buyurdu ki;

“Ancak el-mübeşşirat müstesna. Dediler ki Ey Allah’ın Resulü: el-mübeşşirat nedir.

Buyurdu ki; Bir Müslümanın rüyasıdır. Bu rüya nübüvvetin bir parçasıdır.”

Hadiste geçen “el-mübeşşirat” kelimesi, bilinen genel anlamıyla müjde

(büşra) ile irtibatlı olarak insanı müjdeleyen muştu anlamındadır. Bu anlamıyla

salih rüyalar, insanı müjdeleyici bir işleve sahiptir.

İbn Sina’ya göre rüya, nefsin muhayyile gücünün etkiye açık olma özelliği sayesinde gerçekleşmektedir. Güçlü bir konuma yükselmiş olan nefis, uykuda rüya ile fizik ötesi âlemden bilgi alabilmektedir.

Gazalî levh-i mahfûz ile insan kalbini aralarında perde bulunan karşılıklı iki aynaya benzeterek rüyayı izah eder. Aynaların arasındaki perde kaldırıldığında birindeki görüntü diğerine yansır. Rüya olayı buna benzer. İnsan uyuduğunda kalbin duyu organlarıyla ilgisi azaldığından levh-i mahfûzdaki bazı bilgiler kalbe yansır. Hayâl gücü bu bilgileri sembollerle alarak korur, insan uyandığında hayâlindeki sembolleri hatırlar.

İbnü’l Arabî’ye göre Allah’ın rüya ile görevli bir meleği vardır. “er-Ruh” diye isimlendirilen bu melek, en yakın semanın altındadır. İnsan, uyuduğunda bu melekle irtibat kurar ve onun elindeki suretleri yine bu meleğin verdiği feyz ile kendi hayâlinde idrâk eder. Böylece levh-i mahfûz’dan yansıyan bilgiler, öncelikle semavata oradan insana yansır. İnsan uyanık iken zahiri hisleriyle zahiri algılama ile meşguldür. Bu yüzden uyanıkken bu mertebe ile irtibat kuramaz.

Haberin Devamı

Yüce Allah insan ruhunu madde ötesi âleme çıkabilecek, levh-i mahfûzu okuyabilecek yetenekte yaratmıştır. Ancak ruhun bedenle ilgisi buna engel olmaktadır. Uyku halinde ruhun bedenle ilgisi azaldığından levh-i mahfûzu okuma gücü artar.

Ruhun orada gördükleri, insanın muhayyilesinde kendine özgü izler bırakır. Bu izler insanın hayâl yetisi ötesindeki bir gerçeği yani levh-i mahfûzdaki bilgiyi gösterir ki rüyanın asıl işaret ettiği şey budur.

İbnü’l-Arabî acayip bir sır ve sahih bir keşif olarak nitelediği rüya tabiri ile

ilgili bu bilgiyi aktardıktan sonra konunun, ‘var olma’ ile ilgisine dair şöyle bir

hükme varır: “Olmadan önce rüyada görülen şeyler ruhlara daha yakındır.”

Bu yüzden önce rüyası görülüp daha sonra rüyanın ayn’ından his âlemine çıkan şey,

Haberin Devamı

İbnü’l-Arabî’ye göre bu özellikte olmayan akranlarına göre daha üstündür.

Hz. Peygamber der ki;

“Rüya, tâbir edilmedikçe bir kuşun ayağı üstündedir, tâbir edilince düşer.“

Yani rüyayı anlatmadan bırakırsanız gerçekleşme ihtimali yok olur. Bu yüzdende şeytani ve ya hoşunuza gitmeyen rüyaları anlatmak doğru değildir.

Tirmizi’deki rivayette “rüyayı akıllı dosta (lebib ve habib) anlatın!” ifadesi geçer.

Yani akıllı ve hakikaten sana dost kişiye anlat!

İbnü’l-Arabî’ye göre şeytandan olan veya hadis-i nefs şeklindeki rüyalara görüldüğü şekilde itibar edilmez. İbnü’l Arabî bu noktada ilginç bir değerlendirmede bulunur. Buna göre bu tür rüyalara kudsi bir mertebenin sembollerini taşımaması itibariyle itibar edilmese de bu tarz bir rüya, ehli tarafından tabir edildiğinde rüyadan değil de tabirin kuvvetinden dolayı rüyanın bir hükmü olur ve o hüküm meydana gelir.

İbnü’l-Arabî’ye göre bunun gerçekleşmesi şöyle olur: Rüyayı tabir eden kimse, gerçek anlamda rüyayı tabir edebilmek için rüyayı anlatandan alıp kendi hayâlinde tasvir etmelidir. Aksi takdirde rüyayı tahkiken tabir edemez. Tabir eden kişi anlatılan rüyayı kendi hayâlinde tasvir edince rüyayı gören kişinin iç konuşma veya şeytanın korkutması şeklinde gördüğü suret, rüyayı görenin hayâlinden tabir edenin hayâline intikal eder. İntikal edince o suret, tabir eden için artık bir iç konuşma olmaktan çıkar ve rüyayı tabir eden, gerçek bir suret hakkında hüküm vermiş olur. Böylece rüyayı tabir eden kimsede, rüyayı gören kimsenin suretine ilişkin bir hüküm zuhûr eder.

Rüyalar 3 türlüdür.

Birincisi, şeytanın sizi üzmek için sizinle uğraştığı rüyalar,

İkincisi zihnizi meşgul eden bilinçaltı korkuları.

Üçüncü olarak da size ilham ve mesaj veren rahmani rüyalar.

a. Sadık veya salih rüyalar: Allah’tan birer müjde konumundaki

bu tür rüyaların kaynağı ilahi olduğundan doğru ve gerçek rüyalardır. Bu tür rüyalar vasıtasıyla bazı olaylar tahakkuk etmeden önce keşfedilip haber verilir.

b. Nefsani rüyalar: İlgili hadiste hadis-i nefs diye tabir edilen beyin, duyu organları ve iç organlardan kaynaklanan düşler. Bu tür rüyalar, hatıraların, gündelik yaşamda tatmin olunamayan arzuların, hayâlde canlanmasından ibarettir.

c. Şeytani rüyalar: Şeytanın etkisiyle insanda meydana gelen çağrışım ve bu tesirin meydana getirdiği hayâl ve sanrılardır.

Birinci türden rüyalar ilahi bir kaynağa sahip olduğundan zaman üstü bir boyuttan yansırlar. Dolayısıyla dünyada henüz meydana gelmemiş olaylar için bir işaret ve öngörü ifade ederler.

Ancak iki ve üçüncü tür rüyaların böyle aşkın bir kaynağı olmadığından, gören kişinin bilinçaltını ve sanrılarını göstermenin ötesinde birinci türdeki gibi bir gerçekliği yoktur. Nefis veya şeytandan kaynaklanan bu tür karmaşık düşlere Kur’an “adgâs u ahlâm” demektedir. Yani Karışık, Tâbire değmeyen rüyâlar.

İnsanın süfli ciheti (aşağılık yanı) pekişince bu türden rüyalarda artış olur.

Bu rüyalar da kişinin bilinçaltını, nefsin hastalık ve bağımlılıklarını göstermesi bakımından mutasavvıflar tarafından önemsiz görülmez.

Ulvî cihet (yüce yanı) pekiştiği takdirde ise hayâl levhine ulvî cihetten yansımaların artmasıyla Rahmani diye de tabir edilen rüyalar görülür.

Bu tür rüyalar gören kişiyi yücelten ve onun idrâkini artıran işaretler olabileceği gibi henüz meydana gelmemiş olayların görülmesi şeklinde bir gerçekliğe sahip sadık rüyalar şeklinde de olabilir.

Buna binaen sûfî düşünce geleneğinde insan, nefsinin kazandığı letafet ölçüsünde bu tür sadık rüyaları idrâk edebilecektir. Bu yüzden Kuşeyrî, bu türden rüyayı bir keramet çeşidi olarak görür.

Şayet rüyanın içinde kişiyi üzen şeyler varsa şeytandandır. Bu tür rüyalar kişinin hoşuna gitmeyen rüyalardır. İbnü’l-Arabî bu türden bir rüya gören kişiye ilgili nebevî tavsiyeleri hatırlatır. Üç kez sol yanına tükürmeli, şeytanın şerrinden Allah’a sığınmalı, kalkıp nafile namaz kılmalı ve rüyasını kimseye anlatmamalıdır.

Sonuç olarak

İbnü’l-Arabî, rüya ve rüyada idrâkin mütehayyile (beyinde hayal kurmak merkezi) ile nasıl gerçekleştiğini, İbn Sina gibi İslâm filozoflarıyla aynı doğrultuda ele alır. Ayrıca sûfî tecrübe ile keşif ve müşâhededen elde ettiği görüşleriyle konuyu izah eder. Bu meyanda; uykuda idrâk edilenlerin büyük bölümünün, uyanık iken duyulardan elde edilenlerin, uyuyunca hayalde belirmesiyle gerçekleştiğini söyler. Ancak buna ilaveten rüyanın, erRuh diye nitelediği, rüya ile görevli bir melek sayesinde gerçekleştiğini belirtir.

Bu melekle kimi âriflerin, uyku dışında fenâ ve gaybet halleriyle de irtibat kurulabileceği üzerinde durur.

İslâmî gelenekteki nefsânî, şeytanî ve Rahmanî/sadık rüya şeklindeki tasnifi

benimser. Tabir edilecek rüyanın öncelikle türünün belirlenmesi gerektiğini belirtir. İlgili hadisten hareketle ve kendi sûfî tecrübesinden verdiği örneklerle, tabirin, rüyanın gerçekleşmesindeki tesiri üzerinde durur. Bu bağlamda Kur’an’da ve Tevrat’ın Tekvîn Bahsinde geçen Hz. Yusuf’un (a.s) hapisteki iki arkadaşının rüyasını tabir etmesi ile ilgili, bilinen izahların dışında, bir yorumda bulunur. İbnü’lArabî’ye göre Hz. Yusuf’a rüya gördüklerini söyleyen iki arkadaş, gerçek bir rüya görmemiş, Hz. Yusuf’u sınamak amacıyla birer yalan uydurmuştu. Hz. Yusuf (a.s), bu tabiriyle rüya tabirindeki en zor merhaleyi gerçekleştirmiş, onların gerçekliği olmayan yalanına, kendi hayal yetisinde gerçeklik kazandırmıştı. Tabir etmesiyle de olaylar dış dünyada gerçekleşmişti.

Kaynak: Muhyiddîn İbnü’l-Arabî’ye Göre

Rüya ve Tabiri

Osman Nuri Küçük

Doç. Dr., Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

Tasavvuf Ana bilim dalı Öğretim Üyesi

Nur Demir

Sevgiler tüüm kalbimden:)

instagram.com/nrlblog/

https://www.facebook.com/NrlStyle/