Sağlık Verileri, Komplo Teorileri ve İnsan Hakları - Doç. Dr. Mehmet Tınç ile Söyleşi

Covid-19 süreciyle dünya hiç olmadığı kadar değişti. İnsan türünün, Covid-19 virüsünün saldırısı altında olduğu malum. Köşe bucak saklanıyoruz, maskelerimizin altına gizleniyoruz. Kendimizi büyük bir tehdit altında hissediyoruz. Bu tehdidi savuşturmak adına tıp ve sağlık hizmetleri, ilaçlar en büyük umut kaynağımız.

Peki, sağlık ve tıp alanındaki mahremiyet konusunda tereddütlerimiz yok mu? İlaç şirketleri ne kadar masum? Covid-19 ve sonrasında gelmesi muhtemel diğer virüs saldırıları nasıl yok edilecek? Bu ve benzer birçok soru hepimizin kafasını kurcalıyor. Sosyal medyada ve basında yer alan röportajlarda da birçok komplo teorisini okuyoruz. “Sağlığımız öne sürülerek” hepimiz takip edilecek miyiz, bizlere çip takılacak mı?

Sağlık Verileri, Komplo Teorileri ve İnsan Hakları - Doç. Dr. Mehmet Tınç ile Söyleşi

Kişisel veri, gerçek kişiye ait her türlü bilgi olarak kabul ediliyor. Sağlık verilerimizin, kişisel veri olduğu konusunda şüphemiz yok. Üstüne üstlük sağlık verileri “özel nitelikli kişisel veri”. Çünkü sağlık verilerinin öğrenilmesi halinde kişinin ayrımcılığa uğrama tehlikesi var.

Konu insan hakları, mahremiyet, özel hayat ve bedenimiz üzerindeki haklarımız olunca konunun uzmanı kamu hukuku ve insan hakları üzerine önemli çalışmalar yapan Doç. Dr. Mehmet Rıfat Tınç ile söyleşi yapmak kaçınılmaz oldu.

Mehmet Rıfat Tınç, Fransa’da La Réunion Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğretim üyesi ve uluslararası insan hakları üzerine çalışmalar yapıyor.

OK: Mehmet Bey, öncelikle söyleşi için teşekkür ederim. Şu an Fransa’da akademik çalışmalarınızı yapıyorsunuz. Okurlarımızın için kendinizden kısaca bahsedebilir misiniz?

MT: Merhaba, öncelikle sizinle bir araya gelmek bu söyleşiyi yapmak çok güzel. Kısaca kendimden bahsedeyim.

1997 senesinde İstanbul Saint-Benoit Lisesi'nden mezun olduktan sonra Strazburg Robert Schuman Üniversitesi'nde hukuk eğitimi aldım. Yüksek lisansımı ve doktoramı Avrupa Birliği hukuku üzerine bu üniversitede tamamladıktan sonra önce Kadir Has Üniversitesi'nde sonra Özyeğin Üniversitesi’nde çalıştım. Halen Fransa'da La Reunion Üniversitesi'nde doçentlik kadromu sürdürmekteyim.

OK: 2020 yılını nasıl değerlendiriyorsunuz.

MT: 2020 senesi hepimiz için zorluklarla dolu oldu. Sorunlar, bilinmezlikler, krizler, hastalıklar peşimizi bırakmadı ve kamu hukuku için de oldukça önemli konular gündeme geldi. Yeni tür koronavirüs pandemisi de bu konuların en önemlilerinden biri.

Sokağa çıkma yasağı, maske takma zorunluluğu, uzaktan eğitim gibi gündelik hayatımızı derinden etkileyen ve özgürlüklerimizi kısıtlayan önlemlerle baş etmek durumunda kaldık. Bütün bu problemlerin ve bilinmezliklerin karşısında hukuki değerlendirmeler yerinde olacaktır. Bu konuya Avrupa Birliği hukuku ve insan hakları açısından da yaklaşmamız lazım.

OK: Kişisel veri koruması ve pandemi sürecini birlikte nasıl değerlendiriyorsunuz.

Temel hak ve özgürlükler alanında kişisel veriler hem Avrupa Birliği’nde hem Avrupa İnsan Makları Mahkemesi’nde (AİHM) geniş bir koruma altında. Bunun nedeni ise kişisel verilerin kişinin en temel haklarından biri olan özel hayatına dair olmasında yatıyor.

Özel hayat, kişinin sağlık bilgileri gibi yaşantısının en temel verilerinin, ögelerinin, etkileşimlerinin gizlilik içerisinde kalmasını öngören temel bir hak. AİHM içtihatlarına baktığımızda bu temel hakka getirilecek kısıtlamaların sınırlı olması, meşru sebeplere dayanması, orantılı olması, süresinin ve niteliklerinin belli olması gibi bazı koşullara uymaları gerekir. Kişinin geçirdiği hastalıklar, ameliyatlar, gibi bütün sağlık sıkıntıları böyle bir korumanın altında. Ancak tabi Covid-19 toplum içerisinde önemli bir sorunu olduğu için kamu düzeni ve sağlığı açısından önemli bir problem yarattığından, bu hastalığın tamamen gizli kalması düşünülemez. Kısacası kamu gereklilikleri ile özel hayat hakkı arasında bir orantı yaptığımızda bir kişinin Koronavirüs hastalığı ile ilgili özel bilgileri özel hayat gizliliği kapsamına girmeyebilir. Kamu sağlığı gibi meşru bir sebepten dolayı bu bilgiler kişisel veri olarak değerlendirilseler de kamuya açık hale getirilebilirler; çünkü sonuçta bu hastalık salgın bir hastalık olup kamusal önlemler gerektirmektedir.

OK: İnsan hakları üzerine bunca çalışma yaparken kamu sağlığının bu derece önemli olacağı aklınıza gelir miydi?

MT: Kamu sağlığı zaten insan haklarından ayrı düşünülemeyecek bir kavramdı. Temel hak ve özgürlüklerin neredeyse bütün kısıtlamalarında kamusal gereklilikler karşımıza çıktığı için, kamu sağlığını da insan hakları kavramının en temel ögelerinden biri olarak düşünmekteyiz. Örnek olarak, AİHM içtihadına baktığımızda yalnız Büyük Daire önünde konu ile ilgili beş bine yakın kararın olduğunu görüyoruz. Esas olan, bu gerekçe dayanağında alınacak olan önlemlerin orantılı olup olmadıklarının belirlenmesidir. Kamu sağlığı gerekçesiyle özel hayata aşırı müdahaleler kabul edilemez. Örneğin korona hastası olmuş ve iyileşmiş kimselerin kişisel bilgilerinin sınırsız şekilde kamuoyuyla paylaşılması onların bir çok yönden özel hayatlarına aşırı bir müdahale olmaktadır. Bu paylaşımlar, en basitinden iyileşmiş bir kişiyi iş arama prosedürlerinde dezavantajlı bir duruma düşürebilir. İşte bu nedenle tüm bilgilerin topyekün ve herkes için aynı şekilde paylaşılır halde olması orantılı bir çözüm olarak düşünülemez. Kamu sağlığı ile özel hayat arasındaki denge alınacak tüm önlemler ince ince hesaplanmalıdır. İnsan hakları içtihadından bildiğimiz gibi devlet bu paylaşımlara karşı mücadele etme yükümlülüğüne sahiptir. Başka bir deyişle, özel hayatın korunması devletin pozitif yükümlülükleri arasındadır.

OK: Sağlık verilerimizin güvenliği ve mahremiyeti, insan haklarının neresinde yer alıyor?

MT: Sağlık verileri özel hayatın en hassas ögelerindendir. Bir kimsenin sağlık geçmişi, geçirdiği hastalıklar, olduğu ameliyatlar ya da operasyonlar, iş başvurularında, kredi başvurularında, yurtdışı vize başvurularında veya sigorta işlemlerinde aleyhine kullanılabilir. Kişinin bu başvuruları, keyfi olsun olmasın, sağlık bilgileri ışığında reddedilirse, özel hayat hakkı kadar ekonomik haklar ve mülkiyet hakkı da zarar görmüş olur. İşte bu nedenle sağlık bilgilerinin hangi şekilde paylaşılabileceğini belirlemek, kamu gereklilikleri ile kişisel haklar arasındaki dengeyi her durumun farklılıkları göz önüne alınarak detaylı şekilde belirlemek gerekir. Örneğin, bir pilotun işe alınmasında gözü ile ilgili geçirdiği hastalıklar haklı şekilde işveren ile paylaşılması istenebilse de geçmişte yaşadığı ve atlattığı bir salgın hastalık pilotluk mesleği için paylaşılması gerekli bir bilgi olarak düşünülemez. Veyahut bir öğretmenin sağlık bilgilerinin tümümün paylaşılmasını mesleki bir gereklilik olarak düşünmek mümkün değil. Ancak bu durumda dahi münferit olaylar kendi çerçevelerinde değerlendirilmeli. Mesela, öğretmenin korona hastalığı geçirmesi halinde kamu sağlığı öne sürülerek, öğrencilerden uzak tutulması, bazı durumlarda insan hakları açısından geçerli bir sebep olarak görülebilir. Bundan da anlaşılacağı gibi her olay kendi koşullarında değerlendirilerek kamu sağlığı ve insan hakkı arasında orantılı bir denge bulunmalıdır.

OK: Tıbbi verilerimiz kişisel veri, hatta özel nitelikli kişisel veri olarak kabul ediliyor. Sağlık verileri, belli şartlar altında, kamu sağlığının korunması, koruyucu hekimlik, tıbbî teşhis, tedavi ve bakım hizmetlerinin yürütülmesi, sağlık hizmetleri ile finansmanının planlanması ve yönetimi amacıyla işlenebiliyor. Tabi işleme ancak sır saklama yükümlülüğü altında bulunan kişilerce yapılabiliyor. Peki bu verilerin bahsettiğim amaç dışında paylaşılması veya kullanılması ne gibi ihlallere yol açıyor?

MT: Sizin de belirttiğiniz gibi, sağlık verileri kişisel hak ve hürriyetler açısından özel hayatın en hassas verileri olarak kabul edilebilir. Kişinin cinsel yönelimi, vicdani yönelimleri kadar yaşadığı hastalıklar, alerjileri, şeker, kolesterol durumu, kalp sıkıntıları gibi kendisine özel sağlık durumu da sosyal hayatında, ekonomik ilişkilerinde ve bunun gibi birçok alanda karşısına çıkabilir.

Big Data yani bütün bilgilerin ayıklanmadan toplandığı ve incelenerek yönetildiği bu ileri dijital dünyamızda, böylesi önemli bilgilerimizin kamuoyu ile paylaşılması elbette ki hayatımızda önemli sonuçlara yol açabilir. En ufak bilginin yıllar yılı saklanıp büyük şirketlerin ticari stratejilerinde kullanılabildiği bir dönemde yaşıyoruz. Dolayısıyla sağlık bilgilerimiz de bu stratejilerin düzenlenmesinde kullanılabilir. Bu bilgilerin sınırlı şekilde belirlenmiş alanlar dışında kullanılması, örneğin sağlık sigortası şirketi tarafından başka amaçlı şirketlere satılması, özel hayatımızın önemli bir ihlali olur. Bu bilgilerin topluca bu şekilde kullanılması bu ihlali çok daha vahim kılar. Bu durum kişisel bir hakkın münferit ihlalini geçer, kamuya karşı yapılmış bir suça dönüşür. Örneğin bir yatırım şirketi destek vereceği ya da satın alacağı başka bir şirketin hissedarlarının sağlığını öğrenerek yatırım stratejisini belirliyorsa, bu birçok yönden ticari ahlaka, haklı rekabete aykırı düşebilir. Haksız rekabet ise bilindiği gibi kişisel hakların ihlalinden farklı bir suç teşkil eder. Bunun gibi örnekleri çoğalta biliriz. Fakat her seferinde kişisel bilgilerin paylaşımının kişisel hakların ihlalinden çok öteye gidebileceğini görmekteyiz.

OK: Gündemde birçok komplo teorisi var. Sürekli izleneceğimiz ve sağlık verilerimiz de dahil olmak üzere birçok kişisel verilerimizin “kişisel güvenlik” bahane yapılarak takip edileceği iddia ediliyor. Bu durum Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ve evrensel hukuk normları düşünüldüğünde ne derece mümkün?

MT: Sağlık verileri hem AİHS’de hem Avrupa Birliği temel haklar ve özgürlükler şartında koruma altındadır. Birkaç sene önce yürürlüğe giren kişisel verilerin korunmasına dair Avrupa Birliği tüzüğü tam da bu yönde… Bir yandan temel haklar bir yandan kamusal gereklilikler bir yandan da ticari özgürlükler arasında dengeli bir sınırlama mekanizması öngörüyor. Bu mekanizmaya göre kişisel verilerin kamusal şekilde paylaşılması çok sınırlı, onaya bağlı ve süre olarak da kısıtlı.

Hem Avrupa Birliği Adalet Divanı kararlarında hem de AİHM içtihatlarında, hangi verinin kim tarafından hangi amaçla nasıl ve hangi sürede kullanılabileceği somut olaya özgü belirlenmektedir. Ancak elbette bu olaylar mahkemede dava açmış kişilerin gündeme getirdiği durumlara dayanmakta. Eğer bir kimse dava açıp kişisel veri paylaşımının AİHM içtihadına aykırı olduğunu belirtmezse bu durum mahkemelere intikal etmez. Bu nedenle birçok hak ihlali cezasız kalabilir. Bütün temel haklar için olduğu gibi, özel hayat hakkı ve özellikle de kişisel sağlık bilgilerimizin güvenliği, yalnızca devletin değil, bizim de alacağımız önlemlerle yapacağımız girişimlerle korunacak ve güçlenecek unsurlardır. Ama bugün özellikle de Türkiye'de kişisel verilerin korunmasına gösterilen hassasiyetin yüksek olduğunu söylememiz mümkün değil.

Sosyal medyanın nasıl kullanıldığına baktığımızda, özel hayatın artık bir mahrumiyet alanı olmaktan çıktığını görmekteyiz. Dolayısıyla, kişisel verilerin de çok yüksek bir koruma altında olabileceğini savunmak fazla idealist kalabilir. Yine de bazı önemli can alıcı verilerin, örneğin kamu sağlığı açısından tehlike arz etmeyen hastalıkların, her ne olursa olsun ancak kısıtlı kullanılabileceğini savunabiliriz. Fakat bu her durumda her olayda münferit olarak değerlendirilmeli, hangi verilerin hangi hassasiyette olduğu, paylaşılmasının bir hak ihlali olup olmadığı, her olayın kendi çerçevesinde ele alınmalıdır.

OK: Aynı zamanda bir avukatsınız. İnsan hakları ağırlıklı çalışıyorsunuz. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde görülen davalar için de birçok kişiye ve hukuk bürosuna destek oldunuz. Unutamadığınız bir dosya var mı?

MT: Avukatlık yapmıyorum. Henüz bunun için zaman bulamadım. Akademik çalışmalarım daha ön planda oldu. Geçen ay, Legal Yayınlarından Fransız Anayasa Hukuku adlı çalışmam çıktı. Bu çalışma benim çok zamanımı aldı. Ancak ilginç bir davamdan söz etmek isterim. Hatta bu davanın davacısı bendim. Bana yapılan ayrımcılıklara karşı dava açmıştım. Bu benim için en ilginç dava olmuştur. Türk vatandaşlarının Ankara Anlaşması’ndan ne kadar mahrum bırakıldığını; bu anlaşmadan çıkan hakların uygulanmadığını görmüştüm. Bana yapılan ayrımcı yabancılar vergilerine karşı Fransa’da açtığım ilk davamı Ankara Sözleşmesi dayanağında kazanmıştım. Fakat sonra Fransız vatandaşlığına geçtim ve açıkçası işin peşini bıraktım.

OK: Gerek akademik alandaki çalışmalarınız gerekse de AİHM konusundaki uzmanlığınız konusunda sizi takip etmek isteyen gençler ve hukuk öğrencileri için neler önerirsiniz? Başarı bir hukuk akademisyeni olmak sizce nasıl mümkün?

MT: Genç hukukçu arkadaşlarıma ABAD ve AİHM içtihatlarını iyi takip edebilmek için en azından bir Avrupa dilini çok iyi bilmelerini tavsiye ediyorum. Hukuk dili farklı ve zor olduğundan yabancı dildeki hukuk eserlerini inceleyerek hukuk Fransızcalarını ya da İngilizcelerini ya da Almancalarını olabildiğince ilerletmelerini ve o dilin ülkesindeki hukuk ile ilgili girişimleri takip etmelerini tavsiye ediyorum. Avrupa hukukunun ilerleyişini, değişimlerini izleyebilmek ve anlayabilmek için Avrupa ülkelerindeki iç hukuklara da ilgi duymalarını tavsiye ediyorum. Ayrıca türlü türlü krizlerin bütün sektörleri savurduğu bu günlerde, başarılı bir akademisyen olabilmek için şartlar ne olursa olsun yola koydukları akademik çalışmaları sabırla ve azimle devam ettirmelerini, bu girişimlerini başarıyla sona eriştirmelerini ve asla çalışmaktan vazgeçmemelerini tavsiye ediyorum.

OK: Söyleşi ve değerli bilgiler için çok teşekkür ederiz.

Av. Oğuz Kara

(kara@oguzkara.av.tr)