Mizahın En Değerli "Beşi Bir Arada"sı Akademi Kurdu!

Değerli sanatçı Fatih Mühürdar önderliğinde kurulan Geleneksel Türk Temaşa Sanatları Akademisini konuştuk bugün. Ama sohbet öyle güzel, öyle dolu doluydu ki çok eskilere götürdü beni. Hafta sonu Fatih Mühürdar’ın çıktığı TRT programlarından, Ramazan eğlencelerine daha nerelere uzandı aklım… Şimdiye kadar kurulmakta geç kalınan bir akademi bence. İyi ki düşünülmüş, iyi ki de kurulmuş. Yalçın Özden, Ateş Böceği Ercan, Yalçın Menteş, Nokta ile Virgül’ün Noktası Abdullah Şahin ve Fatih Mühürdar gibi öğreticilerle gelecek nesillere çok kıymetli değerler bırakacak… Gelin şimdi geleneği sürdüren son Meddah olan, Erol Günaydın'ın Peşkir ve Takkesini devrettiği Fatih Mühürdar’a kulak verelim…

Geleneksel Türk Temaşa Sanatları Akademisi fikri nereden çıktı?

Bu fikir benim aşağı yukarı 20 seneden beri aklımda olan bir şeydi. 1998’de ben eğitim işine döndüm. Birçok kuruluşlara derslere gidiyordum. İletişim dersleri veriyordum. Geçmişten günümüze mizahla ilgili tek kişilik bir oyunum vardı. Bunların hepsini bir araya getirdiğimde bu işin eğitimini vermemiz gerektiğini düşündüm. Bu işin eğitimini verelim derken “Geleneksel Türk Temaşa Sanatları Akademi”sini kuralım dedim. Hatta bunun tek başına zayıf kalacağını düşünerek Geleneksel Türk Temaşa Sanatları Kütüphanesi ve Geleneksel Türk Temaşa Sanatları müzesini kurmayı düşündüm. Bu üçünü de güzel bir şekilde toparlayıp onaylattım, isim haklarını aldım, çünkü biliyorsunuz proje hırsızları var tüm dünyada özellikle de bizim ülkemizde… İlk önce Geleneksel Türk Temaşa Sanatları Akademisinden başladım. Ateş Böceği Ercan, Yalçın Özden, yine çok sevdiğimiz Nokta ile Virgülün Noktası Abdullah Şahin ve Yalçın Menteş’i aradım, hepimiz bir araya geldik ve biz bu işi yapıyoruz dedik ve bu işin akademisini kurduk. Beyinsel olarak her şey hazır. Yer ve sponsor görüşmelerimiz de devam ediyor, en kısa zamanda eğitime başlayacağız.

Diyeceksiniz ki Geleneksel Türk Temaşa Sanatları Akademisine neden ihtiyaç var? Çünkü artık Pişekarı, Kavukluyu, Ortaoyununda olan diğer tipleri bulamıyoruz, hatta yazarını bile bulamıyoruz. Hayali dendiği zaman Hayali Küçük Ali’den sonra Orhan Hocamız vardır. Ondan sonra da Caner Bilginer şu anda benimle birlikte olan bir kardeşim, o da İstanbul Şehir Tiyatrolarında. Onun dışında çok az, bir elin beş parmağını geçmez.

Bu röportajı okuyan genç nesil için Türk Temaşa Sanatlarından biraz bahseder misiniz?

Türk temaşa sanatları, geleneksel Türk gösteri sanatları demek. Mesela Tuluat sanatında anında gelişir her şey. Örneğin Pişekar bir açmaz verir, Kavuklu o anda cevap verir. Yani gösteri içerisinde, o anda gerçekleşir bu atışmalar, önceden yazılmayanlardır, oyunun dışındadır. Ortaoyunu yazılarak oynanır. Tuluat Ortaoyununun içerisinde de oynanabilir. Tulatın içerisindekiler o anda gelişir. Örneğin oyunculardan birisinin peruğu düşmüştür, o anda bir diyalog gelişir ve devam eder gibi… Bunun dışında geleneksel Türk temaşa sanatları içerisinde Vantrologlar vardır. Yani ağzını kıpırdatmadan karnından konuşanlar. Son örnekleri olarak Mandrake ve Nuri Çapraz, rahmetli oldular. Onun dışında Vantrolog yok. Kukla sanatçılarımız yok denecek kadar az. İlüzyonist yani sihirbaz keza çok az. Kanto da aynı şekilde. İşte bunların hepsinin eğitimini vereceğiz. Çok az sayıdaki arkadaşları bulacağız ve akademi bünyesinde toplayacağız. Meddah olarak ben varım. Orhan Boran, Celal Şahin, Muzaffer Hepgüler, benim hocalarım Ateş Böceği Ercan, Yalçın Özden, Yalçın Menteş var. Bunların hepsi Meddahtır. Kadın Meddahlar da var. Bedia Muvahhit, Şaziye Moral, Halide Pişkin, Adile Naşit, Mürüvvet Sim. Modern Meddahlara örnek verirsek Ata Demirer ve Cem Yılmaz, kadın örnekler ise Yasemin Yalçın ve Demet Akbağ’dır.

Bildiğim kadarıyla size de Son Meddah diyorlar. Hem Meddahlık hakkında hem de sizin hikayenizi anlatabilir misiniz?

Meddahlık kahvehane dediğimiz yerlerde mesela Beyazıt’taki, Haliç’deki kıraathanelere elinde Peşkiri ve bastonu, kafasında takkesi ile birlikte gelir oturur. O günün güncel olaylarını anlatır, güldürerek anlatır. Siyasileri konuşur, taklit yapar. Yazılan oyunlarda olduğu gibi zaman ve mekan yoktur. Bugünün tanımıyla, modern hali Şovmendir. Ama ilk çıktığı yer kıraathanelerdir.

Peki bu şekilde Meddahlık en son nerede yapıldı? Ben hatırlamıyorum mesela…

Ben 1998’de Şaban Kızıldağ Hocamızla birlikte, 1300 kahvehanede ve dernek lokalinde ben bunu yaptım ve bu geleneği sürdürdüm. Hatta geleneğe bağlı olarak bir de halk aşığı getirdim. Halk aşığı ile birlikte çıktık ve kahvehanelerde bu gösterileri yaptık. Bir de bu proje içerisinde kahvehaneleri kıraathanelere çevirme vardı. Büyük bir projeydi bu. Bu projeyi yaparken gittiğimiz yerlerde bir de kütüphane açıyorduk. Yani ben bu geleneği kahvehanelerde en son sürdüren Meddahım. Sahnelerde sürdürenler var ama geleneksel anlamda kahvehanelerde sürdüren en son Meddah benim. Erol Günaydın Takke, Peşkir ve Bastonunu 1994 senesinde bana verdi. O dönem Kavuk Ferhan Hocamızdaydı. Ben de sana Takke ve Peşkirimi veriyorum dedi. Hilton’un büyük salonunda yapılan bir Osmanlı gecesinde oldu bu olay. Nejat Uygur Hocamız da oradaydı, O da bana papyonunu verdi. Erol Günaydın hem Kavuklu hem Meddahtı.

Benim bildiğim devredilen bir kavuk var ve onlardan başka da Kavuklu bilmiyorum. Başka Kavuklular var mı?

Tabi var olmaz olur mu? Sizin bildiğiniz Ses Tiyatrosunun bir geleneği olarak devredilen kavuktur. O da Kel Hasan Efendiden İsmail Dümbüllü’ye, ondan Münir Özkul’a Münir Hocadan Ferhan Şensoy’a verilen, en son da Rasim Öztekin’in yakın zamanda devraldığı kavuk. Onların dışında pek çok Kavuklu var. Mesela Hazım Körmükçü, Naşit Özcan (Adile Naşit’in babası) vardır. Onların da tiyatroları devam etmiştir. Bana kalırsa Nejat Uygur da Kavukludur. Modern Kavukludur. İllaha da başında kavuk olmak zorunda değil. Sahnede çok zaman bir Pişekar olmuştur, Pişekar da Bahri Beyatlı idi ve Nejat Hoca bunu defalarca yapmıştır, hepimiz biliriz. Ben de Öztürk Serengil’in öğrencisiyim ki o da Meddahtır.

Tamam anladım. Kavuklunun kavuğu, Meddahın ise Takkesi ve Peşkiri var.

Evet öyle mesela Erol Günaydın Ramazan etkinliklerinde TRT-1 zamanında İsmet Ay ile birlikte iki zenneyi oynarlardı. Camdan bakan iki kadın konuşurlardı. Zenne kılığında kadın olup yine Meddahlık geleneğini sürdürürlerdi. Teknik olarak aralarında Kavuklu Pişekar ilişkisi de vardır. O ona açmaz veriyor, diğeri devam ediyor gibi. Yani bu teknikler zaman zaman birleşebilirler.

Şimdi ben sana diğer kollarını anlatayım. Meddahı anlattım. Hayali vardır. Karagöz Hacivat oynatan kişidir. Onun dışında Vantrolog dedim, yani ağzını kıpırdatmadan karnından konuşanlar. Güldürücüler vardır bir de. Güldürücüler sünnet düğünlerine falan giderdi, eski bir gelenekti. Hatta bunlara Hokkabaz denirdi. Hokkabazın elinde tefi vardır, çalarak konuşur, mesela “Oldu da bitti maşaallah, damat olur inşallah” gibi… Aslında Palyaçonun bizdeki karşılığı Güldürücü ve Hokkabazdır. Palyaçonun Osmanlı geleneğindeki karşılığı Hokkabazdır. Kukla oyuncuları var, Kanto var. Ateşbazlar var. Ağzından ateş çıkaranlar. Tel cambazları var mesela. Jonklörler var. Onlar da ellerinde top çevirirler. Hanende ve Sazendeler var. Aslında Ramazanın ilk eğlencelerinde bunlar hep var. Lale Devrinde Şehzadebaşı’nda yapılıyormuş bu eğlenceler.

Bizim açtığımız akademi uluslar arası bir nitelik taşıyor. Bize Yunanistan’dan da Bosna’dan da, İran’dan da Türki Cumhuriyetlerden de gelecek. Akademinin içerisinde bu sanatların son temsilcileri olan hocalarımız olacak. Az önce bahsettiğim beş kurucu üye daimi olmak üzere arzu eden tüm hocalarımızı kadromuza dahil edeceğiz.

Akademide neler yapılacak? Biraz anlatır mısınız?

Öğrencileri bu alanlarda yetiştireceğiz. Tabi önce tarihini anlatacağız. Kel Hasan Efendiler, Hazım Körmükçüler bunların hepsini detaylı olarak anlatacağız. Geleneksel Türk Temaşa Sanatları Kütüphanesi de olacak. Oraya gidip daha detaylı araştırabilecekler. Orada bir film arşivi de olacak. Bilgisayarına gidip kulaklığını takarak Kemal Sunal filmleri izleyebilecek mesela. Metin Serezli dediğin zaman, Altan Erbulak dediğin zaman yahut ne bileyim Ali Poyrazoğlu dediğin zaman gidip onunla ilgili her şeyi bulabilecek. Bunlar bir kütüphanenin içerisinde olacak ama kütüphane yaşayan bir kütüphane olacak, müze yaşayan bir müze olacak.

Müzede neler olacak?

Örneğin kavuk Rasim Öztekine’e devredildi. O sırada giydiği kıyafetleri rica edebiliriz, onları sergileyebiliriz. Mesela Ferhan Şensoy’un balmumundan bir heykelini de koymak istiyoruz oraya. Onun gibi Münir Özkul’un, Erol Günaydın’ın, Öztürk Serengil’in ve böyle önemli bazı isimlerin balmumundan heykellerini sergilemek istiyoruz. Akademinin içerisinde yaşayan bir müze olacak. Yaşayan derken çocuk oraya geldiğinde oradaki bilgisayara baktığında Ferhan Şensoy’un hakkındaki bilgileri, yaptığı filmleri, oynadığı oyunları görebilecek. Canlı olarak sesini duyabilecek, filmleri izleyebilecek. Mesela Zeki Alasya, Metin Akpınar filmleri vs.

Şu anda bu gelenekleri sürdüren kimler var?

Örnekler verirsek, Ferhan Şensoy, Rasim Öztekin, Yalçın Özden, Yalçın Menteş…

Peki bu kişilerin kendi tiyatroları mı var?

Çok azının var. Örneğin Ali Poyrazoğlu, Gazanfer Özcan, Nejat Uygur tiyatrosu var. Artık ekonomik güçlükler nedeniyle tiyatrolarda sürdürülemiyor pek. Belediyelerin kültür merkezlerinde oynuyoruz.

Sizce geleneksel tiyatro günümüzdeki modern tiyatronun içerisinde yer bulabilecek mi?

Zaten modern tiyatronun içerisinde bunlar var. Biz asırlar öncesinden bunu bulmuşuz. Müsahipzade Celal’in, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın oyunlarına baktığınızda bunları görürsünüz. Bir Kavuk Devrildi, Hülleci, Ayyar Hamza gibi oyunların hepsi zaten bu geleneği sürdürmüştür. Günümüzde hala sürüyor. Sahnede de örnekleri var elbette. İkili olarak söylersek ben Levent Çelmen’le çalışmıştım. Nokta ile Virgül, Uğur Böcekleri, Ateş Böcekleri vardı…

Sizin İsmail Dümbüllü ile tanışma hikayeniz çok eskilere, 5-6 yaşlarınıza dayanıyor. Onu biraz anlatır mısınız?

İsmail Dümbüllü’yü ben ilk defa dediğiniz gibi 5-6 yaşlarımda iken Gülhane etkinliklerinde gördüm. Ohannes abi vardı bizim mahallede, o götürmüştü beni. Ben o zaman onlara çok yetenekli geliyormuşum. Çünkü o yaşlarda mahallenin kömürlüğünde Hacivat Karagöz oynatıp para topluyordum. Yine bizim mahallede Ortans diye bir arkadaşım vardı. Onunla birlikte yapardık bu oyunları. Ortaoyunu yapardık, tiyatro yapardık. Ortans da tiyatrocu şimdi Abdullah Şahin tiyatrosunda oynuyor.

Ne kadar bereketli mahalleymiş burası nerede?

Evet iki tane sanatçı çıktı mahalleden. Şehremini’de Fatma Sultan mahallesi. Ortans benden birkaç yaş büyüktü, benden önce Kenan Büke tiyatrosuna girdi. Ben de Öztürk Serengil’in Gülünüz Güldürünüz programına çıkarak kendimi duyurdum. Şimdi dönelim İsmail Dümbüllü ile tanışma hikayeme. O zamanın en büyük kavuklusu idi. Ben de sahnenin arkasında merakla bakınıyorum. “Gel bakalım buraya ne yapıyorsun?” dedi. Ben de “Mahallede Hacivat Karagöz oynatıyorum ben” dedim. “Ben çıkmadan önce sen arkamdan teneke atar mısın?” dedi. Kavuklu çıkmadan önce bir gürültü yapılır ki o zamanın Komik-i Şehirinin gelişini bildirsin. Sonra ben de tenekeyi attım. Üç gün sonra Ohannes abiye yalvardım ki beni yine götür. Orada beni görünce “Geldin mi? Sen buranın tozunu aldın artık kurtuluşun yok.” Dedi. Sonra benim belime bir şal bağladı. Sahnede onun sevdiğini oynayan kıza mektup taşıyan ulak rolünü oynadım. İlk sahneye çıkışım böyle oldu. Benim için çok önemli bir andır. Aradan yıllar geçti, kendisini Beşiktaş’ta Kambur’un Bahçesinde de seyrettim. Ateş Böceği Ercan’dan öğrendiğim bir olay vardır. 1973’te açılan Boğaziçi köprüsünden geçen ilk cenaze aracı İsmail Dümbüllü’ye aittir.

Bedia Muhavvit ile de bir tanışma hikayeniz var. Kendisi Türkiye’nin ilk müslüman kadın oyuncusu bildiğim kadarıyla…

Selim Naşit’in 35. Sanat yıldönümünü ben sundum. Naşit Özcan da torunlarıdır. Bana dedi ki “Bedia ablanın taklitini yapıyorsun, Vasfi Rıza ile Bedia abla kuliste, n’olur gel hem seni tanıştırayım, hem de seni çok merak ediyor”. Gittim, “Ah yavrucum gel bakayım. Sen benim taklitimi harika yapıyorsun, yakışıklı da bir delikanlısın” dedi ve yanağımdan bir makas aldı. Ben de elini öptüm ve başıma koydum. “Ah dedi, işte burada olmadı, benim gibi bir genç kızın sadece elini öpecektin, bir reverans yapacaktın.” Ben de özür diledim. “Özür dilemene gerek yok. Bir daha öp, tek bir busecik kondur” dedi. Allah gani gani rahmet eylesin Bedia Hocaya.

Not: Bu anıyı Bedia Muhavvitin sesiyle anlatıyor ve sadece videolarından izlediğim önemli insanı sanki bir an yaşamış gibi oluyorum.

Çok doyurucu ve birçok yeni bilgi aldığım bir röportaj oldu çok teşekkür ederim. Son olarak eklemek istedikleriniz var mı?

Güldürmek sadaka-i fıtırdır. Güldüren insanlar güzel insanlardır. Dramı herkes oynar. Güldürmek zordur. Çıkıp sahnede, hele de teksen Meddah isen güldürmek daha da zordur. Ben TRT Kent Radyoda yaptığım programımda yaşayan büyük ustaları ağırlamaya çalışırım hep. Çünkü bir daha onları bulamayacağız.

E-mail: drsevdasarikaya@gmail.com
Twitter: @drsevdasarikaya
Facebook: Yrd Doç Dr Sevda Sarıkaya
Instagram: @dr_sevda_sarıkaya