“Çocuklar da hayat gibi hep şimdiki zamanda”

Yıllardır sanatın pek çok alanında evlerimize konuk olan sevilen tiyatrocu Sevinç Erbulak ile anlatılıcığını üstlendiği yeni çocuk oyunu “Orman Lokantası”nı ve anneliği konuştuk.

İş Sanat‘ın hazırladığı müzikli masal serisi Evvel Zaman Dışından Masallar’ın ilk oyunu “Orman Lokantası” 9 Aralık Pazar günü çocukları eğlence dolu bir maceraya davet ediyor. Yekta Kopan’ın kaleme aldığı, Serdar Biliş’in yönetmenliğini üstlendiği oyun Sevinç Erbulak’ın anlatıcılığı ile renkleniyor. Erbulak ile “Orman Lokantası” oyunu için bir araya gelsek de çocuklar, hayaller ve yeni kitabı üzerine sıcak bir sohbet yaptık.

- İş Sanat’ta “Orman Lokantası” adlı bir çocuk oyunu sergiliyorsunuz. Siz bir anne olarak çocuklarımızın geleceği için nasıl hayaller düşlüyorsunuz?“Çocuklar da hayat gibi hep şimdiki zamanda”

Ben kızım Kavin olmadan önce, onunla ilgili çok hayal kurdum. Planladım, projelendirdim ama onların hiçbiri gerçek olmadı. Çünkü o, birey olarak geliyor zaten. Sen ne kadar romantik hayaller kurarsan kur, hayal gücün ne kadar sınırlı veya geniş olursa olsun o gerçekçi şato sana diyor ki; o öyle olmaz. Kavin’den sonra özellikle, akışta kalmayı daha çok seviyorum. Çünkü hayat aslında hiç öyle elle tutulabilir ve dizginlenebilir bir şey değil. Çocuklar da hayat gibi hep akışta, şimdiki zamanda. Yetişkinler ise geçmişte ya da gelecekte.

Tilda Swinton’a “Yeni bir projeye başlamadan önce rolünüze nasıl çalışıyorsunuz?” diye sormuşlar. Şöyle cevap vermiş; “Çocuk parkına giderek karar alıyorum. Oturuyorum, senaryoyu yanıma koyuyorum ve o sırada hiç okumuyorum, çocukların şimdiki zamanını değerlendirmesini gözlemliyorum, onların bir üzüntüden bir sevince, bir sevinçten bir başka sevince ne kadar hızlı geçebildiklerine bakıyorum. Sonra içimdeki hisse bakıyorum ve o projeye iyi gelip gelmeyeceğime karar veriyorum”

Son üç-beş senedir şimdiki zamanla daha çok ilgilenmeye çalışıyorum. Onun için Kavin’le ilgili düşlerim var ama Kavin benim o düşlerimin hiçbiriyle ilgilenmiyor. Mesela sahne insanı olmasını çok istedim ama hiç öyle bir yöne doğru gitmiyor. Sonra kendi kendime diyorum ki “Bir dakika, bu senin onun adına istediğin şey, esas önemli olan onun kendi adına neyi seçeceği.” O ne seçiyorsa ben onun zeminini ayarlamak, koşullarıyla ilgilenmek, gerçekçilik şatosunun kapılarını aralamak için çalışmalıyım.

- Yakın zamanda yeni kitabınız “Artıkaranmayanlar Gezegeni” çıktı. Yeni kitabınızın hayal gezegenine girerken nelerden beslendiniz?

Okumak ve yazmak benim için başka bir keyif. Beni baltalayan heyecanlarım var ve aceleci biriyim. Yazmak da bir şimdiki zaman eylemi olduğu için beni sakin tutuyor. Kitabı yazarken kaybetmekten beslendim galiba. Kayıplardan kast ettiğim şey de somut ya da soyut, değerli veya değersiz duygular ya da objeler. Dünya giderek daha vahşi, kaba, ırkçı, holigan bir yere doğru devşiriliyor. Tüm bunlar için mücadele eden devrimci, dönüştürücü ve şifacı ruhların olduğunu düşünüyorum. Ben de yazarak şifaya destek olmaya çalışıyorum. Benim tanıklık ettiğim, bizzat yaşadığım, birilerinin yaşamasını dönüştüremediğim, talihini değiştiremediğim bir sürü olay oldu kişisel küçücük dünyamda. Kitapta onları değiştirdim ben. Kötüleri yazdım, bizzat tanıdığım kötüler de var içinde, kötülüklerini tecrübe ettiğim. Onları hikâyelerin için hapsettim, oradan bir daha çıkamasınlar diye. O yüzden bu kitabın çok özel bir yeri oldu. Çok değiştim onu yazdığımdan beri.

“Küçük bir şifacı”

- Kötüyü şifalandırmak derken, kabul etmekten mi bahsediyorsunuz?

Hayır, asla. Bir çocuk katilini, bir hayvan katilini, cehaleti kabul edemem. Gerçekten anlamaktan bahsediyorum. Bu masalda normalde Hansel ile Gratel’in cadısı Kepçe Kadın diye biri. Çocuklar bunu biliyorlar ama artık dünya değişti. Kepçe kadın içeriye girdiği anda oyun duruyor. Anlatıcı, kepçe kadının neden çocukları eve hapsedip “Bana yemek yapın” dediğini, yemekleri beğenmediği için de onları salmadığını anlatıyor. Çünkü aynı şeyi annesi kepçe kadına, o henüz bir kepçecikken yemekler yaptırıp beğenmeyerek uygulamış. Kepçe Kadın da kepçecikken gördüğünü uyguluyor. Dolayısıyla önce onu kavrıyor çocuklar.

- Çocuklar için bu çok önemli olsa gerek…

Bence de. Çocuklar bizden çok daha önce anlıyor. Dolayısıyla karşılarına böyle biri çıktığı zaman anlıyorlar. Çocuk dünyası çok ışıklı ve pırıltılı olduğu kadar, dürüst olduğu için çok hain ve serttir de. Popüler olmakla görünmez olmak arasında bir hikâye çocuklarınkisi. “Orman Lokantası” oyunu biraz da görünmez olanların hikâyesini bilmekle ilgileniyor. Çünkü bilirsen bir özdeşlik kurabilirsin veya anlayabilirsin ve ancak anladığın ölçüde dönüştürebilirsin. Bütün ilişki biçimlerinde bu böyle. Anlamanın bir tane salt koşulu var; duymak. Yani, biz dinleme numarası yapıyoruz bence. İnsanları her zaman duymuyoruz. Gerçekten duysak, işte o çocuk gibi şimdiki anın tepkisini verip bundan neden rahatsız olduğumuzu anlatabiliriz. Ben kızımda da görüyorum, küçük bir şifacı. Bütün çocukların öyle olduğunu düşünüyorum zaten. Ebeveynlerin, çocukların potansiyellerini görüp, söylediklerini duyup, onları vaktinden önce büyümüş yetişkinlere dönüştürmemesi gerekiyor.

“Çocuklar da hayat gibi hep şimdiki zamanda”

“Senaryoyla akort olmanız lazım”

- Sanatın her köşesinde tam 25 yıldır varsınız. Önümüzdeki dönemlerde sinemada ya da tiyatroda sizi tekrar görebilecek miyiz?

Ayrılık oyunumuz devam ediyor. Şehir Tiyatrosu’nda da Molière’in “Hastalık Hastası” oyununun provasını gireceğiz. “Orman Lokantası” devam edecek. Sinema, televizyon projelerini ise hiçbir zaman bilemiyorsun, çünkü gelen senaryoyla da akort olmanız lazım. Sevgililik gibi, tutmayabiliyor bir detay. Ben de detaylarda çok boğulurum, ufacık bir şey beni itebiliyor.