İnsan ruhunda hiçbir şey eskisi gibi olmayacak

Garip bir rüya gördüm ve bu rüyayı sizlerle paylaşıp paylaşmamak konusunda uzun süre düşündüm. Hani bazı rüyalar vardır, sabah o rüyanın etkisinde yataktan kalkarsınız; etkisi bütün gün sürer. Nedense gün boyunca kendinize gelemez ve bir türlü hayatın ritmini yakalayamazsınız, işte böyle bir rüyaydı. Ben bunu bir çeşit “kabus” olarak adlandıramıyorum çünkü kabus diye adlandırdığımız olguda bir çeşit kan,gözyaşı,katliam,korku veya ölüm hissi vardır. Oysa bu bir kabus değildi çünkü bunların hiçbirisi yoktu, yine de, evet yine de beni gün boyu sarstı ve yordu, ruhumu karamsarlığa yöneltti.

Bir süre düşündüm ve sizlerle paylaşmaya karar verdim, çünkü bizler, evet bu yazıyı okuyan sen değerli dost ve ben, ve aslında hepimiz, bir görünmez zincirle birbirimize bağlıyız. Bu olaylar da gösteriyor ki, hayatta herkes aynı içgüdüyle, “hayatta kalma içgüdüsüyle” birbirine bağlı ve işte bu çaresiz duyguda birleşiyoruz. Bizi insan yapan ve hayatta tutan duygular, aslında birbirimizden hiçbir farkımız olmadığını gösteriyor.

Garip bir endişe var insanların gözlerinde, bir çeşit çaresizlik hissi. Belki de böyle hissetmemiz gerekiyor, çünkü bizler milenyum gençleri olarak (ben de hala gencim!) teknolojinin ve sosyal medyanın hayatımıza aniden girmesi neticesinde bir çeşit dikkat dağılması yaşadık; sevdiklerimizden uzaklaştık, ben başkasını hemen bulurum dedik, “duygunun değerini” unuttuk. Evet, duyumsamaktan, bir duyguyu yaşamaktan bahsediyorum, çünkü insan sadece hissetmek ister. Başarı hissi, aşk hissi ya da zenginlik hissi, hepsi bir anlık duyumsamadan ibarettir, devamı yoktur, sonrası yoktur, arkası yoktur, bir an sadece bir kısa an boyunca başardığını ya da aşık olduğunu hissedersin, o kadar kısa sürer ki o anı içinde tutup bir daha dışarıya bırakmaz istemezsin.

Doyumsuz varlıklarız ve neticelerini yaşıyoruz…

Yaklaşık bir hafta kadar önce rüyamda gördüklerimi sizlerle paylaşıyorum. Benzer duygular içerisinde olabilirsiniz; karamsarlığa ve çaresizlik hissine kapılmış olabilirsiniz ama size ufak bir bilgi verip ardından rüyama geçeceğim.

Leonardo Da Vinci’nin yaşadığı dönemde Avrupa genelinde dehşet bir veba salgını vardı, elbette bu salgın İtalya’ya da Venedik Limanı üzerinden sıçramıştı. İtalya’da tarih boyunca yaşanmış hemen her salgın Venedik Limanı üzerinden gelmiştir. O dönemde bu salgın zamanla Da Vinci’nin memleketi Floransa’ya da ulaştı ve oraları kasıp kavurmaya başladı. İnsanlar, ne teknolojinin ne de gelişimin olmadığı Orta Çağ karanlığında bir de bu öldürücü illetle uğraşmak zorunda kaldılar.

Da Vinci ne yaptı?

Üretmeye devam etti ve tarih boyunca yeri doldurulamayacak, eşi benzeri olmayan sanat eserlerini dünyanın ruhuna sundu. Hizmetine sundu demiyorum çünkü sanat insana hizmet etmez; insan ruhunu besler. Sanatçı, insanlığa ışık tutan en büyük ruha sahiptir.

Peki ya Van Gogh? Onu tanıyan kimsenin normal bulmadığı ve “adam yerine koymadığı” bu ölümsüz ruh, döneminde türlü acılarla uğraşırken yaşamaya ve üretmeye her zaman devam etti, dünyaya ışık saçtı; insanlığın yolunu aydınlattı.

Beni yakından takip edenler nasıl bir Mozart hayranı olduğumu bilirler; Amadeus Mozart, yaşadığı dönemde karşılaştığı tüm zorluklara rağmen eserlerini üretti, onları ruhundaki sonsuz zenginlikten çıkarttı ve insanlığa sundu. Sonra, Avrupa’daki veba salgınında hayatını kaybetti ve bilinmez bir mezara gömüldü, Mozart’ın bir mezarı yoktur. Onun ölümsüz olduğu, ancak bu şekilde ortaya konabilirdi…

Tarih, o kadar zor dönemler içerir ki, insanın kendisiyle ve başkalarıyla ilişkisi hep sınanmıştır. Veba, çok hızlı yayılan ve iki insan arasındaki mesafe kısaldığı anda bulaşan bir hastalık olmasına ve dünya genelinde tekrarlayarak 12. 15. 16. Ve 17. yüzyıllarda toplamda dört yüz milyon insanı öldürmesine rağmen, insanlar bir şekilde bu psikolojiden çıkarak yeniden aralarındaki ilişkileri inşa ettiler, yeniden kurdular.

İnsan, insansız yaşayamaz…

Gelelim beni derinden etkileyen rüyaya…

Beşiktaş sokaklarında yürüyordum. İlk hatırladığım an burası. Beşiktaş Meydanı’nda kimse yoktu, oradan Yıldız Yokuşu’na doğru yürümeye başladım. Garip bir rüzgar yüzümü yaladı, o gece dolunay olacaktı, bazen bir rüyada sanki birebir yaşar gibi hissedersin ya hani, işte o gece dolunay olacağını öyle hissettim… Etrafta kimse yoktu, selam verecek bir insan, gözlerinin içine bakacağın bir çocuk, besleyeceğin bir güvercin bile yoktu. O kadar yalnızdım ki, uyurken bu yalnızlığı derin bir nefesle içime çektim. Kimsesiz bir şehirde, kimsesiz bir ruha sahip olarak caddelerde yürüyordum. Nedense zihnimde hep aynı ses yankılanıyordu: “İnsan ruhu değişecek; insanlar arasında hiçbir şey eskisi gibi olmayacak…”

Yıldız Yokuşu’nun başına geldiğimde Balmumcu’ya doğru yavaş yavaş yürümeye karar verdim. Değil yaşamak; nefes almak için bile acelem yoktu. Aniden, yokuşta bana doğru yürüyen yaşlı bir çift gördüm, yetmiş yaşlarında ve daha ilk bakışta elli senedir birlikte olduklarını anlayabileceğiniz bir çiftti. Yüzlerinde maskeler vardı, bana doğru yokuşun üstünden aşağıya doğru iniyorlardı, ama bir anda garip bir durum dikkatimi çekti; benim onlara doğru yürüdüğümün farkında bile değillerdi. Sanki yeryüzünde kendileri dışında hiçbir canlıyı algılayacak durumda değillerdi, kısa bir dehşet anının ardından, sessizce yürürken ikisinin de ağlamakta olduklarını fark ettim. Bana birer metre yaklaştıklarında göz yaşlarını gördüm, gözlerinden maskelerine doğru süzülen göz yaşlarında sessizlik vardı…

Sonra beni görmeden yanımdan geçerlerken şöyle dediklerini duydum; “torunları yine göremedik…”

Kendimi kaybetmeden yürümeye devam ettim; yokuşu çıkarken tek başına bir bankta oturan genç bir kız gördüm, elinde cep telefonu yoktu, maskesinin ardındaki yüzü bembeyaz kesilmişti ve gözlerindeki bakışları tamamen donmuştu, sanki artık hayatın bir anlamı yokmuş gibi, her şey geçip gitmiş gibi… Daha yirmilerinde bir genç kızın neden bu kadar çaresiz ve umutsuz olduğunu anlayamadım ve yürümeye devam ettim.

Yürürken kulağımda hep aynı melodi vardı; “Remembrance – Robbie Robertson.”

Bir an durup etrafa baktım; başka insan görmek için, etrafımdaki insanların değerini bilmediğim günleri bir daha yaşamamak için. Sonra gökyüzüne baktım, bana bir çare fısıldaması için…

Yalnızlık nedir?

Kimseyle paylaşamamak, kimsenin seni anlamıyor olması, kendini yeterince ifade edememek, kalabalığın ve insanların içinde çaresiz hissetmek… Kesif ve gerçek bir yalnızlığın tanımı bunlar olsa gerek. İnsanın kendiyle ilişkisi, aynada gördüğü varlıkla ilişkisi, hangi dönemde bundan daha büyük bir sınava tabi tutuldu? Kaçtığımız kendimiz, başkalarıyla vakit geçirerek yüzleşmek istemediğimiz dertlerimiz, asla yakamızı bırakmayacak yalnızlığımız şu anda üstümüze geliyor ve açıkçası bundan “bu defa” hiçbir kaçış yok. Bununla yüzleşmek zorundayız. Dikkatimizi dağıtan milyonlarca etken varken, kendimizle yüzleşmek zorundayız, hasır altı ettiğimiz ne kadar korkumuz, ne kadar endişemiz, ne kadar travma varsa, hepsiyle yüzleşmenin ve günah çıkartmanın vakti gelmiştir belki de…

Yıldız Yokuşunu çıkarken yavaşladım, sanki yorulmuştum ve yaşlanmıştım. Aniden bir martı gördüm, hiçbir canlı ondan daha beyaz ve temiz olamazdı. Martı bir an için alçaldı ve sonra, evet sonra, kanatlarını açıp gökyüzüne doğru uçtu. O anda, her şey değişti, araba trafiği akmaya başladı, kaldırımdan çiftler el ele yürümeye başladılar. İnsanlar sanki daha sakindiler ve bir yerlere yetişmeye çalışmıyorlardı artık.

Sadece hayata ve yaşamaya yetişmek istiyorlardı. İnsanlar ruhen değişmişlerdi…

Sizi sevdiğimi tek bir an olsun unutmayın…

Adil Yıldırım

Twitter: @authoradilyldrm
Instagram: @adilyildirimyazar
YouTube: Adil Yıldırım