İnsanların tümü zaman algısının işleyişinden dolayı çeşitli şekilde memnuniyetsizliklerini dile getirirler. Biliriz ki zaman, akışkandır. Fakat bu akış neredeyse kimseyi memnun etmez. Hep ama hep zamanın tersi yönüne kürek çekmek isteriz. Çünkü geçen zamanın bir kayıp olduğu gerçeğiyle yüzleşmekten korkarız. Bu yazının başında söylemek isterim ki; bu yazı kesinlikle bir kişisel gelişim türünde kaleme alınmış bir notlar bütünü değil. Bir serzeniş de değil. Belki bir yanılsamadır. Belki de bir iç döküştür. Fakat hayata sırtımızı yaslarken, yere kapaklanmalarımızın belirli bir nedeni olmadığını biliriz ve suçu zamana atmaktan başka bir yol bulamayız. Bu yazı zamanla derdi olanların bir serzenişi...

Zaman, kimi zamanlarda durağanlaşmış gibi gelir kimi zaman ise sanki hiç geçmez. Veya tam tersi de olur dönem dönem. Tam da şimdilerde bu dönemlerin içerisinde, sudan çıkmış balığa döndüğümüz günlerdeyiz. Neredeyse kayıp bir yılın ardından hayatlarımız farklı şekilde şekilleniyor. Bu olgu, her gün yeni bir forma bürünüyor ve bizler de şaşkınlıkla bu değişime şahitlik ediyoruz.

Einstein’ın da dediği gibi, gerçeklik ona baktığınız açıya göre değişebilen bir şeydir. Gelecek aşılması gereken koca bir engel gibi karşımızdadır ve bu karşılaşmanın çetin geçeceği doğrudur. Güvencesiz geleceklerimizin yirmili yaşlarımızda bizlerin yakasına yapışması hepimizi silkeleyen bir gerçektir ve bu açıdan bakıldığında gerçekler, bakış açısına göre değişkenlik gösterir. Peki, gelecekten umutlu olmak için ne yapmalıyız?

Aslında buna bir cevap bulamadığımı hissediyor ve küçük başarımların, ardından oluşan kilometre taşlarının, sıcak bir his ile “aslında oldu” deyişlerimiz bizleri tatminkar kılmaktan öteye geçmediğini anlıyor gibi oluyorum. En beklenmedik anlarda doğan kısacık bir anların ve birden ortaya çıkan tasasız güzel tınıların hayatın karşısında bizleri ancak küçük bir zaman diliminde her şeyi unutturabildiğini sanıyorum. Ya da tam aksine, uzun uğraşlar ya da bu uğraşlar sonucunda hayatın ortaya koyduğu bilançolar, bilançolardan kurulu bir düzende yaratılan gerçeklik algısı ve buna paralel olarak kurulan gelecek planları hayatımızı kontrol mekanizmasını egale ediyordur. Bu noktada verecek bir cevabım yokmuş gibi hissediyorum. Açıkcası bu durum benim için pek de tanıdık gelmiyor.

"Zamanın Ruhu"

Zaman, birçok kişinin perspektifinden bakıldığında dün, bugün ve yarın biçimindedir. Böyle de akıp gitmektedir. Şimdiki zamandan bahsetmek imkansız olsa da “geçmiş ve gelecek görecelidir” diyebiliriz. Bu da zamanın akışı olmadığını bize gösterir. Fakat eğer öyleyse, bu yalnızca bizim zihnimizdeki bir yansıma mı? Bunu kim bilebilir? Bu noktada fizikçi Julian Barbour, zaman kavramı için “Sürekli birbirine değişen ardışık görüntüler, ardışık fotoğraflardır. Ben size bakıyorum, siz kafanızı sallıyorsunuz. Bu değişim olmadan herhangi bir zaman kavramımız olmazdı” der. Bu tanım zamanın değişim ve yansıması olarak algılanır. Peki, öyle mi?

Bence değil. Çünkü zamanın akışı, o anın kalitesi ve kişinin ruh halinden öte bir anlam taşır. Eğer birey, o an zamanın akışına, ritmine, tınısına, kısacası; zamanın ta kendisine ait ise akışkanlığının farkına varır. Aksi halde zamanın içerisinde sıkışıp kalan bir perspektiften bakmak beyhude bir çabadır. Zamanın ruhu varsa, belki de birilerimiz için bu ruh çoktan ölmüştür. Delhizleri, boşlukları, yerinin doldurulması güç olanı ve umut kaynağı olsa da zaman, zamanla yerini pişmanlık ve özleme bırakır. Belki de bu durumun bilimsel bir gerçekten öte, kişisel bir hal almıştır.

Tek yönlü bir boyut, sonsuz bir açmaz. Bazen geçip gitmediği olduğu gibi, bazen ise hiç yaşanmamış kadar kısa. Fransızlar zamanla ilgili olarak “korkanlar için uzun, mutsuzlar için yavaş, mutlular için çabuk, sevenler için sonsuz” olduğunu savunur. Öyleyse eğer, acaba biz zamanın neresindeyiz?