Çocuğumu artık tanıyamıyorum: Dijital çocuk!

Arkadaşları sokakta, oyun parkında gönlünce oynarken ihtiyaç ve istekleri karşılanıp sevgiyle büyütülen çocukları yaşamın kenarından izleyerek büyüyen yetişkin çocuklar ile çalışıyorum. 'Büyük lokma ye, büyük laf etme' atasözünün doğruluğu her gün farklı bir yaşam hikayesiyle karşıma çıkıyor. Koşullu sevgiyle, aşağılanmayla, aşırı sorumluluk verilerek, şiddet uygulanarak, cinsel veya psikolojik taciz edilerek büyütülen bir ebeveyninin makosenini yani ayakkabısını ayağına giymeden, bir kilometre o ayakkabıyla yürümeden, empati yapmadan, “Bu insan çocuk yetiştiremiyor!” deyip kestirip atmak çok kolaydır. Ne demiştim; büyük lokma ye, büyük laf etme!.. 

Bir danışanım annesi ile 5 yaşındaki kızının elinden telefonu alamadıklarını, devamlı oyun oynadığından, izlememesi gereken videoları izlediğinden bahsetmişti. Ben de ona “Babasını çağırın, o sorunu çözer!” demiştim. Bana, “Hocam babası benim!” demişti. Ben de ona “Bir çocuğun elindeki oyuncağı, yetişkin bir çocuğun alamayacağından” bahsetmiştim. 

Çocuğuna ya her zaman “hayır” diyen katı ya da devamlı “evet” diyerek sınır koyamayan ebeveynlerin yetersizlikleri, bilgisizlikleri 21. yüzyılın en büyük gelişimi olan internet devrimi, akıllı telefonların her eve girmesi ile ortaya çıktı. Çocuğun azması, yaramazlık yapması, sorması, hoplaması, zıplaması normalken ebeveyn olma sorumluluğunu yerine getiremeyen bir kişi çocuğu yönetemezse onu bir yük olarak görmeye başlar ve onun gelişimi için değil, onu susturmak için telefonu eline verir. Çocuk sessizleşir, hareket etmez, odasından çıkmaz öylece bir ağaç gibi durur, ebeveyn çocuğunu efendi ve uslu diye tanımlarken bu durumu başarı olarak görür. Çocuğun büyümesiyle beraber kar tanesi sorunlar da çığa dönüşmeye başlar. 

Bu çocuğa ne oldu böyle? Çocuğumu artık tanıyamıyorum… Bir hayvanı evde büyütürsen vahşi doğada hayatta kalması zorken av olması kolaydır. Sanal dünyada aşırı vakit geçiren bir kişinin gerçek hayata alışmasında da aynı zorluklar geçerlidir. Mesela sahte öz güvene sahip olan sanal alemin aslanları, gerçek bir tehlikede kaçacak delik bulamayan fare gibi çaresizleşiyorlar. Onlar gerçek hayatta sorun çözmeyi bilmiyorlar çünkü çözüm odaklı bilgi toplamadan ve sorgulamadan uzaklar. Google hazretlerine yazıp kopya çekmek daha kolaydır çünkü. Sadece okulda kopya çeken çocuklar, şimdi bütün hayatını kopya çekerek yönetmeye çalışıyorlar. Kopyaya alışmış bir zihinde “zekâ ve sorun çözme becerisi” körelir. 

Rodin’in düşünen heykeli dünyada müzelere, üniversite binalarına dikilirken Türkiye’de akıl hastanesi önüne dikilirse atasözleri de ona uygun oluşur; çok düşünürsen delirirsin. Düşün düşün b.kt.r işin, insanın başına ya meraktan ya… Karşında delirmeyi göze alacak kadar çok sorgulayan bir yazar ve sanat terapisti duruyor. Doğru sorgulamak zihni besliyor; sorguladıkça, anladıkça ve her yeni gerçek bilgiyi fark ettiğinde bir sorunun onlarca çözümünün olduğunu fark edersin. Yani doğru bilgi, doğru sorgulama tekniği faydalıdır. 

Birçok danışanım ve hatta çevremdeki birçok insandan “Bu çocuk bizi hiç takmıyor, hayatta bir amacı yok, gece gündüz elinde telefon, mücadele ruhu yok, öfkeli, kaygılı, çekingen, odaklanamıyor, ders çalışmıyor, arkadaşları ile oynamıyor ve kaba. Biz böyle değildik, annemize ve babamıza söz söyleyemezdik, onların öz güveninin olması güzel ama burada bir gariplik var!” diye serzenişleri duyuyorum. 

Öz güven ile ukalalığı, böbürlenmeyi, sınır ihlalini birbirinden ayırmak gerekir. Sınır koymayı bilmeyen, olumsuz düşünce ve duygularını rahatça söyleyemeyen, hayır diyemeyen birisi bu ayrımı yapamayabilir. Buradaki eksiklik değerler, saygı ve kültürdür. Sanal dünyada günde en fazla 3 saatten fazla vakit geçiriyorsa bir çocuk, onu internet büyütüyor demektir. Bilinçaltı tekrar tekrar dinlediği şeyi sahiplenir. Bu çocuk ne izliyor ne öğreniyor da böyle olumsuz değişiyor?  İşte asıl sorun budur. Zihne devamlı ve kontrolsüz bilgi girişi. 

Sanal dünyanın hedefi bilinçaltı yönlendirmeleri olduğu için ebeveynler tehdidin büyüklüğünün farkında değiller, hatta belki onlar da aynı tuzağın içindeler. Subliminal mesajlar, zihin kontrolleri, psikolojik savaş, 25 kare tekniği, abartı cinsel içerikli yayınlar, bilgi kirliliği, bunları gözle göremezsiniz çünkü. Kötü ellerde oyun bir tuzağa dönüşebiliyor. Mesela Hitler, Nazi ordusunun oyuncağını yaptırmış ve çocuklara oynatıp o çocuklar büyüyünce kendi ordusuna asker yapmayı planlamıştı ve böyle de oldu. 

İnsanlar gerçek hayattan uzaklaştırılıp sanal dünyaya hapsediliyor. Korona dönemini çıkartırsak genelde yalnızlık korkusu, değersizlik, yetersizlik inancı olan, kendini sevilmeye layık görmeyen, içe kapanık, yakın ilişkiden kaçan, ihmal ve istismara uğramış, şiddet görmüş, kaygı sorunu olan, sosyalleşemeyen, takıntılı, paranoyak, güvenli bağlanamayan, boşanmış, ebeveyn sevgisi alamamış kişiler internet tüccarlarının en aradığı avlardır. 

DSM-5 bölüm 3'te “dijital oyun bağımlılığı, internette oyun oynama bozuklukları” diye bir bozukluk tanınmaya başladı. Bu sorun ciddi bir noktaya ulaştı. Buradaki bağımlılık nereleri tahrip ediyor? Ruhu, psikolojiyi, sosyalleşmeyi ve davranışı. Yani insanın bütün varlığını. DSM-5’te muhtemelen yer almayacak olan bir madde de ben ekleyeyim, DEĞERLERİN BOZULMASI. Her ağacın alışık olduğu bir coğrafya ve toprak vardır. Kendi kültürümüzü geliştirmek yerine dijital ortamda onlar yok ediliyor.

Sanal oyun ile gerçek oyun arasında bir fark vardır. Gerçek oyunu canın istemediğinde, iki kişilik bir oyunsa oyun arkadaşı bulamadığında bırakabilirsin ama sanal oyun, sanal alemde işler farklı yürüyor. Her an oyun arkadaşı bulabiliyorsun ve seni sanallıkta tutmak için yüzlerce insan çalışıyor; dikkatini, algını yönetmek, seni gerçeklikten uzaklaştırmak için.   

Peki çözüm ne? Sorumluluk almak ve gerçek, bizi çözüme götüren bilgidir. Neden oyun oynarız? Akıl ve zekâ oyunlarını bilenler her şeyin farkındalar, oyun oynamak zihni geliştirir. Bazı holdingler yönetici almadan önce onlarla oyun oynarlar çünkü oyun esnasında onun nasıl birisi olduğunu keşfederler. Hilebaz, çakal mı, yoksa etik, adil birisi mi? Veya kedileri izle, dişi kediler yavrularıyla oynayarak onları hayata hazırlarlar. Oyun oynamak zamanı öldürmek veya çocuğu susturmak için yapılmaz, onun gelişimi ve hayata hazırlanması için olmalıdır. 

Hiroşima'da atom bombasından sonra Japonya’da ilk gelişen sanayi sence hangisidir? Gıda, otomotiv, beyaz eşya değil, oyuncak fabrikalarıdır. Ağabeyim Sunay Akın’ın İstanbul Oyuncak Müzesi’ndeki oyuncaklara ve hangi ülkelerin oyuncağa değer verdiğine bir bakın. Bugünün “süper güç” diye adlandırılan ülkelerin oyuncak sektöründe ne kadar gelişmiş olduğunu göreceksiniz. Uzay odasındaki oyuncaklarda ağırlıklı olarak Rusya ve Amerika’yı görebilirsiniz. Bu iki ülke de uzaya gitti. Bunların hepsi sence tesadüf mü? Yoksa planlı mı? 

Lafın kısası, zihnindeki bilgi ve anladıkların bütün hayatını yönetiyor.

Çözüm ne?

1-Kota koymak; bir günde en fazla 18 yaş altı bir saat, yetişkinlerde 2 saati geçmemeli.

2-Telefonun bildirimlerini kapatmak.

3-Kolay ulaşımı zorlaştırmak, bütün sosyal ulaşım butonunu bir klasöre koymak.

4-Mesela Instangram hesabından “Çıkış Yap”tan çıkmak. Şifre ile giriş yapmak.

5-Korona günlerinde ise interneti verimli kullanmayı öğrenebiliriz. Sesli veya PDF kitap, sinema, belgesel, tiyatro, müzik ile meşgul olmak. Ekrana bakma sürelerine dikkat etmek. Sanal alemde hap bilgiler vardır; hap bilgi değil, gerçek bir konuyu geniş inceleyen makaleler, kitaplar, filmler, belgeseller gibi bilgiler bizi gerçek hayat için hazırlar.

6-En önemli de çocuğun senden gördüğünü yapar ve sen onun rol modelisin. Çocuğuna için kaliteli zaman ayır. Akşam yemeklerinde aile birlikte otursun ve en azından bir saat muhabbet edilsin. Muhabbet candır ve en güzel öğrenme aracıdır.

 

Mehmet Çağan

Yazar, Sanat terapisti