Onların dediği gibi yaşarsan

onların yüzünü güldürürsün.

İtaat ettiğin için seni bağırlarına basarlar.

Peki; onlar mutlu olurken

senin başına neler gelecek?

İşte önemli olan burası!

Sen, kendini nasıl hissedeceksin?

Bombok!

 

Şiir terapi için yazdığım "Aşığın Arsız Nefesi" adlı kitabımdan “Katil kim?” şiiri ile başlamak istedim şiddet konusuna… Gizli veya açıktan şiddet uygulayan bir insana âşık olan kişinin ilişkisine devam edebilmesi, kendisini kandırması o kadar kolay olmasa gerek. Aslında kendine yalan söylemek çok kolay çünkü bilinçaltını tanıdığında fark ediyorsun ki şiddeti seçen de sürdüren de insanın kendisindir. Özgüven eksikliği olabilir, geçimini sağlayacak maddi gücü olmayabilir veya aile içi şiddetle büyüdüğü için sevgiye, ilgiye açlığını sevgi zannettiği şiddetle gidermeye çalışır. Ailesinden öğrendiği ve doğru zannettiği alışkanlığını devam ettirir. Bilimin çözemediği insanın geleceğini ona bakım verenlerin psikolojisi etkiler. Yani sevginin mi yoksa şiddetin mi kucağına doğduğu. Bu bilinçaltı gedikleri fark edilmeden, onarılmadan bu şiddet döngüden asla çıkılamaz. Acıdan beslenen bir insanın karşısına bin tane insan koysak, bunlardan 999 onu mutlu edebilecek, hoşgörülü, anlayışlı, eğlenceli, o geride, en sonda kalan bir kişi de “onu anasından doğduğuna pişman edecek” olsun. Muhtemelen o, kendisine şiddet uygulayacak kişiyi seçer. Ne yaparsın, frekans kanunu bu. Benzer benzeri çeker veya fark eder. Dayak atan, dayak yiyeni hemen tanır, ona yanaşır. Dayak atan, dayak atanı asla seçmez çünkü “Bir kazanda iki koç başı kaynamaz!” Yasa budur. Doğanın kanunu budur; bir aslan sürüye saldırdığında ya yaşlıyı ya yaralıyı ya da yavruyu hedef alır. Çünkü onlar iyi koşamazlar, yakalandığında da öyle direnmeden pes ederler. 

Avcılar kendisini gizler. EN hoşgörülü, EN anlayışlı, nazik, efendi, EN güzel konuşan insan maske takıyor olabilir. Çünkü EN geliyorsa başa, bu kişi utanma, korku, yetersizlik, değersizlik, çaresizlik, öfkeyi bastırıyor olabilir… Bir gün, lacivert takım elbiseli, kahverengi rugan ayakkabılı, kahverengi kemer, dişleri bembeyaz, otuz yaşlarında bir beyefendi, romantik sesiyle “Bir içki ikram edebilir miyim?” demiş kadına. Kadın adama ilk görüşte âşık olmuş, bakakalmış, vurulmuş ve siz onlar gibi değilsiniz demiş. Adam; “Kimler gibi değilim?” diye sormuş. Kadın; “Şeytan gibi, hani böyle boynuzları, kuyruğu, gaddar, acımasız şeytan gibi…” Adam kadifeden sesiyle kadının kulağına, “Benim de kulağıma geldi bu dedikodular, siz de o söylenenlere inanmıyorsunuz değil mi? Ben öyle biri değilim!” demiş… Şiddet ne kadar artarsa, gizlenme ve gerçek kendini süsleme, ambalajı ilgi çekici hale getirme isteği de bir o kadar artar. Çünkü niyeti ne olursa olsun, güç gösterisi, çıkar, hak arama, rahatlama, kontrol etme, cezalandırma fark etmez, tüm şiddet uygulayanlar zekice, düşünerek plan yaparlar. Manipülasyon için bunlar şarttır çünkü. Her güzel konuşan, bilgili, şık giyimli insanlar için bunları söyleyemeyiz tabii ki.  Bu herkesi kaplamaz ama yapılan bilimsel araştırmalara baktığımızda sonuç böyle çıkıyor, şiddet uygulayanlar gerçeği genelde gizliyor. 

Olumsuz duygu ve düşüncelerini bastıranlarda öfke sorunu oluşur. Her yanardağ bir gün patlar. Öfkesini yönetemeyen bir insan şiddetin kıyısında gezer. Zaten şiddeti ailesine, sevdiğine uygulayanlar genelde dışarının kedisi, evin aslanı kesilirler. Dışarıda kendini savunamayan, dolandırıldığında susan, hakaret işittiğinde sineye çeken kişi eve girdiğinde “Yemek soğuk” diye tabağı onun suratına fırlatabilir. Şiddet gören kişi bu olumsuz durumu söylese ona çevresindekilerin inanması pek zordur çünkü herkesle iyi anlaşan, uyumlu, herkesin en sevdiği, sakin, nazik, saygılı maskesi takan birisinden böyle bir davranış beklenmez. Hatta sizin onu sinirlendirdiğiniz bile düşünülebilir. 

Sevdiğin insana güvenirsin ve ondan böyle bir şey beklemezsin. Normal bir durum bu. Sevdiğinin en güçlü olduğun yerini damla damla, azar azar ve devamlı müdahalelerle, sinsice yok etmeye çalıştığını aklının ucundan bile geçirmezsin. “Seni seviyorum!” diyen birisinin seni köle yapmaya çalışacağını düşünmezsin. Düşünmemelisin zaten ama motora binerken nasıl kask, araç kullanırken emniyet kemeri takıyorsak varlığımızı korumak için ilişkimize fren basacağımız yerler olmalıdır. Dur, burası benim kırmızı alanım, sınırım diyeceğimiz yerler. Şiddet bunlardan en önemlisidir. Şunu bilmelisin ki sen hata yapsan da insanların sana saygısızlaşma, seni tartaklama, sana vurma, seni tehdit etme, seni aşağılama, özgüvenini zedeleme hakkı yoktur. Bunlar evrenseldir ve yasalar da, din de bunu yapamazsın der. 

Artık kaçış yok, biliyorsun! Şiddeti öğrendiğimizi öğrendik. Şiddet gördüysen şiddete meyilli olabilirsin. Ama şimdi sıra seçim yapmakta; gerçek hayattan iki örnek, iki seçim. Birinci örnek 20 Nisan 1889  Avusturya’da doğan Hitler. Hitler’in babası köpeği işeyene kadar döverdi. O büyüdüğünde “Babam benim güçlü olmamı istedi” dedi ve empatiden yoksun bir faşist oldu, öğrendiği şiddeti büyüttü. İkinci örnek de 1 Nisan 1908, Amerika’da doğan Abrahm Maslow. İstenmeyen çocuk olan Maslow’un babası kadın peşinde koşan, alkolik ve ailesine karşı ilgisiz bir adamdı. Annesi de bir o kadar zıt; güçlü batıl inançları olan ve küçükken onu en ufak bir yanlış hareketinde cezalandıran bir kadındı. Kardeşlerini ondan daha üstün tutardı… Zayıf, bir deri bir kemikti. Kocaman burnu yüzünden kendini çirkin buluyor, hissettiği o derin aşağılık duygusu ile yaşıyordu. Bir gün annesine sevmesi için getirdiği iki küçük yavru kediyi kafasını duvara vura vura öldürüşünü izledi, Hitlerden daha sert bir travma ile karşılaşsa da Maslow “Tüm hayat felsefem, araştırmalarım ve teorilerim köklerini annemin savunduğu değerlere karşı duyduğum tiksinti ve nefretten aldım" dedi ve madalyonun arka yüzünü kullanmayı seçti ve mutluluğu acıya tercih etti. Hayatı boyunca bilimin ve felsefenin kucağında kendini onarmaya çalıştı. Beş basamaktan oluşan “İhtiyaçlar hiyerarşisi piramidi” teorisi günümüzde hala üniversitelerde ders olarak anlatılıyor. Seçim senin…