Artık kadınlar her yerde ve her işin başında. Çok önemli kararları alıyorlar, sivil toplum kuruluşlarını, büyük şirketleri, şehirleri ve hatta ülkeleri yönetiyorlar. Üstelik çoğu kez erkek meslektaşlarından daha başarılı olarak...

Ama kadın olmanın herhalde en özel yanı anne olabilmek, annelik duygusunu yaşayabilmek. Biz erkeklerin ne yazık ki deneyimleyemeyeceği farklı, muhteşem bir duygu.

Bebeğin ana rahmine düştüğü günden başlayan, hormonların etkisiyle de desteklenen, ayrıcalıklı bir duygu. İçinde bir yaşamın başladığını bilmek, gün gün büyüdüğünü, geliştiğini hissetmek, hareket ettiğini duyumsamak ve en sonunda kucağına alıp, koklamak, emzirmek, beslemek…

..

Kadınların büyük çoğunluğu bu eşsiz duyguyu hayatı boyunca en az bir kez tadıyor, bazen birkaç kez. Ancak yaklaşık % 10-15 kadarı istediği halde gebe kalamıyor. Bu amaçla doktorları, hastaneleri dolaşıyor, anneliği tadabilmek, bebek özlemini giderebilmek için bazen yıllarca uğraşıyor.

Çok değil, bundan kırk yıl kadar önce gebe kalamayan kadınların önemli bir kısmına “yapacak bir şey yok, senin kanalların kapalı, eşinin spermleri yetersiz..” gibi sözler söylenip, çoğunlukla da “bu konuyu unutun ya da isterseniz evlat edinin..” gibi tavsiyeler veriliyordu.

Oysa son 30 yılda bilim ve teknolojinin gelişmesiyle birlikte artık söylemler değişti. Çocuk hasreti çeken çiftlerin neredeyse % 90’ına “ meraklanmayın, bebeğinize kavuşacaksınız” diyoruz. Çünkü bu sorunun üstesinden gelmek için artık elimizde pek çok güçlü teknik olanaklar var. Eğer kadının yaşı 45 ‘i aşmadıysa ve erkekten de ameliyatla bile olsa spermler elde edilebiliyorsa sorunun çözümü günümüzde çoğunlukla mümkün. Yüksek teknolojiyle donatılmış Tüp Bebek Merkezleri ve bu konuda eğitimli uzman doktor ve embriyologlar ülkemizde ve tüm dünyada mutluluk dağıtmaya devam ediyor. Laboratuvarda elde ettiğimiz embriyoları yıllarca saklayıp çiftlere dilediklerinde kardeşlerini veriyoruz. Son yıllarda ülkemizde değiştirilen yönetmelikle “anne olmaya şu an hazır değilim” diyen kadınların yumurtalarını alıp laboratuvarlarımızda dondurarak üreme potansiyellerini de saklayıp koruyabiliyoruz.

Daha da ötesini söylemek gerekirse, muhtemelen önümüzdeki 10- 15 yıl içerisinde genetik ve moleküler biyoloji bilimindeki gelişmelerle çocuksuz çift kalmayacak. Son yıllarda klinik uygulamalara giren büyüme faktörlerinin dokulara uygulanması, kök hücre tedavileri ve etkili yeni ilaçlarla pek çok çiftin yüzü gülmeye başladı bile.

Ancak bu noktada önemli kadınlara önemli bir mesaj vermeyi de unutmamak gerek. Evet, yakın bir gelecekte belki çocuksuz kadın kalmayacak ve her kadın anneliği tadacak ama günümüz koşullarında doğamız kadına anne olabilmek için sınırlı bir zaman tanımış. On dört yaş civarı başlayan doğurganlık 45 yaş civarında büyük oranda sonlanıyor. Bilim bu sınırları pek yakında zorlayacak olsa da şimdilik bu gerçekleri unutmadan hareket etmeli. Bir kadın olarak kafanıza koyduğunuz her zaman ve her yaşta çalışarak şirket yöneticisi, milletvekili hatta devlet başkanı bile olabilirsiniz ama “Anne” olamazsınız. Bu güzel duyguyu ancak doğanın izin verdiği zaman sınırları içerisinde yaşayabilirsiniz. En azından şimdilik…

Bebekli ve sağlıklı günler dileğiyle.

Prof. Dr. Selman Laçin

Kadın Hast. Ve Doğum Uzm.