Yaşama sevincini yitirmek

Hayat ne kolaylaştı, değil mi? Corona günlerinde bunu söylemek ironik de olsa yine çözümlerle dolu bir dönemde yaşadığımızı itiraf etmeliyim. Her şeyin bir alternatifini bulabiliyoruz, eskiden öyle miydi? Belki artan zekâlarımızdan, belki mutfağa kadar giren bilimden, yanı başımızda soluk alan Google’dan her an istediğimizi kısmi de olsa elde edebilir olduk. Eskiden annelerimiz, “malzemem yok kek yapamam derken” unsuz kek, sütsüz kek, yumurtasız kek, süte alerjin varsa badem sütlü kek gibi alternatiflerle bir ayağı eksik yaşamlar da hep bir mükemmeli yakalamaya alıştık. Yorgunluklarımızdan çözüm aramak yerine duvardaki bir deliği sıvayla kapatır gibi yaşamlarımızdaki boşlukları da başka duygularla, kalabalıklarla öyle kapatır olduk. Her şey yamalı, yarı boyalı olsa da gerçekten tamiri çok emek isteyeceğinden midir kim bilir, bu eksik ayak halini tahammüle layık gördük.

Her şey oldu, unsuz kek bile oldu, ama bir malzeme eksik olunca yaşam, yaşam olmadı, olamadı. İşte yaşama sevinci eksik olunca hiçbir şeyin tadı tuzu olmuyor, her şeyin biraz eksiği kabul oluyor da bununki olmuyor.  İnsanın ne konuşası geliyor, ne hareket edesi, ne de o durumdan çıkmak için mücadele edesi… Son dönemlerde de zaten yaşam enerjimiz bir azalır olmuştu, şimdi bu salgınla hepten hikayemiz karıştı.

Bildiğimiz depresyondan bahsetmiyorum, son dönemde zaman zaman hepimizin başına gelen, üstünü örtüp geçtiğimiz, astrolojide bir nedeni var mı diye gezegenleri takip ettiğimiz, hissetmemek için ağzımızı tıka basa doldurup yeni duygu yaratmaya çalıştığımız o eksiklikten bahsediyorum. Hele de şu Corona günlerinde yaşamda bizi mutlu ettiğine inandığımız her şey elimizden alınınca bu sıkıcı dostumuz bizi daha bir ziyaret eder oldu. Peki, depresyona girmeden insan nasıl yaşama sevincini yitiriyor? Yaşama sevinci sadece ne kadar mutlu olduğumuzla ilgili değil mi? Aslını isterseniz, hep farkında bir toplum, farkında bir birey olmamız gereken şu zamanda işte kişisel yaşamlarımızda aynı ilgi ve özeni, aynı farkındalığı istiyor. Corona salgını,  değişen yaşam dinamiklerimizle, her şeyi biraz daha görünür kıldı. Yaşamlarımızdaki o görünmeyen hareketsiz hareketlerimiz bile eksilince bedenlerimizdeki ağrılar, kilo almaların artışı bir yana birden yaşamın kendisi de sıkıcı, anlamsız gelmeye başladı. Öfkeler, kaygılar, boğulma hisleri arttı.  Tüm yaşamlarımızı değiştiren o korkuyu kabullenirken sorgulamadan adapte olmaya çalıştık, sonuçta işin ucunda ölüm tehlikesi var, sevdiklerimiz var, başka bir tercih yapabilir miydik ki? Ama nedeni kaçınılmaz olsa da uyum sağlamadan neye adapte olduğumuzu fark edemeyince bir yerden sonra direncimiz kırıldı, pilimiz bitti, dağılmaya başladık. Allahtan, havalar ısındı süreçte nefes araları devreye girdi, salgın kademeli olarak açılmaya başladı.

Belki de bu korkunç günler hepimize büyük bir armağan da bıraktı. Yaşamlarımızda bir dinamiği değiştirdiğimiz zaman, o değişeni bilinçli yönetmezsek hayatımıza uzun vadede nasıl sorunlar kattığını öğrendik. İlk günlerde beden de, duygular da bir şekilde direniyor, her şey yolunda gözüküyor, ama bence enerjiyi o esnada depodan yiyor. Depodaki duygular da gün geçtikçe tükeniyor, yerine de yenisi gelmeyince insanın içi boşalıyor, umudu da, sevinci de kalmıyor, ama en çok da enerjisi kalmıyor.

En basitinden hareketin hayatımızdaki her şeyle ne kadar ilişkili olduğunu gördük. Hamur işleri ilgili challenge hashtaglerine de karşı koyamayınca kilo almaktan korkarak evde sporlara yöneldik, ama onun bile yetmediğini gördük. O farkında olmadığımız bir kutudan bir başka kutuya geçiş gibi bir asansöre biniş, arabayla oturduğumuz için hareket etmediğimizi düşündüğümüz yolculuklarımız, ofiste sürekli kıpırdamadan sürdürdüğümüz yaşamlarımız bedensel anlamda duruyor gibi hissettirse de biraz daha metrekareyi sınırlayınca nasıl arıza çıkardıklarını gördük.  Yaşamlarımızın ne kadar harekete ihtiyacı olduğuyla yüzleştik.

Yaşama sevincini yitirmek denince sadece depresyon aklımıza geldiği için gerçekten bedenin o attığı çığlıkları fark etmiyoruz. Oysa çarklardan oluşan bir döngü var içimizde. Zihni çok çalıştırdığımızda doğamıza aykırı olduğu için beden yoruluyor, ama hareket ihtiyacı karşılanmadığı için sıkışmış hissediyor ve tıpkı arıza veren bir bilgisayar gibi takılıyor. Zihin çok çalıştığında ya avlanıyor ya kaçıyor olan avcı toplayıcı yaşamın genleri zihne karşı bedenin hareketsizliğini anlamlandıramıyor. Çark döngülerinde hormonlardan veya kandaki maddelerden biri bozulunca yine arızalar çıkıyor. Örneğin uykularımız bozulduğunda, geç yattığımızda gece melatonin salınmadığı için bizi mutlu hissettiren serotonin de salınamıyor, çünkü serotonin yapımında melatonin rol alıyor. Beden hareket etmediğinde zihin kendini baskılıyor, duygular kendini baskılıyor, çünkü eğer fazla enerji üretirse beden bunu harekete çeviremiyorsa biriken enerji daha sıkıntı vereceğinden, hatta öfke hissettireceğinden baskılayıp sesini kısmak daha kolay geliyor. Tiroit hormonu bozulduğunda, hassasiyeti değiştiğinde yine hastalık olmadan dengesi kaçtığında bedenin metabolik süreci bozuluyor, sabah yataktan kalkarken halsiz hissediyoruz, yine bedensel çok hareket edemeyeceğimi için ruh durumu bedene boyun eğmeyi kabul ediyor, yine karanlık duygular bizi sarıyor. Kanımızda demir eksildiğinde oksijen taşıyan hücrelerde sıkıntı olduğundan beden halsizleşiyor, çünkü hareketi sağlayacak oksijen kaslara gidemiyor, koşamayacağını düşünen beden avcı- toplayıcı toplumdaki verileri ile hala çalıştığından hayvan saldırısında kendini koruyamayacağını düşünüyor ve sürekli kendini tehlikede hissettiğinden kaygılı endişeli oluyor. Bedenin sevmediği gıdaları bir film esnasında biraz hoş hissetmek için tüketirken ertesi sabah bedenin cipslerin, çikolataların nereye atacağını bilmediği atıkların, ağırlıkların duygusunu bir daha yapma ben çok sıkıntı çekiyorum diye sesini duyurabilmek için mutsuz hissediyor.

Tıpkı hayatımızı kolaylaştırdığını düşündüğümüzden her şeyi plastiğe çevirirken bir yandan 450 yıl sonra çözülüp çözülmeyeceğini bile bilmediğimiz plastiklerin dünyayı kaplayıp bize yaşayacak yer bırakmaması gibi bedeni de aynı şekilde o atıklar, kimyasallar kaplıyor, beden çaresizliği ile baş başa kalıyor.

İşte basit bir aşkın bizden koparken yarattığı bir kalp acısından, rutininden ve uzun çalışma saatlerinin yorduğu işlerimizden, satın alamadığımız hayallerimizden daha çoğu var. Mutsuzlukları, eksiklikleri kekteki gibi kabullenip üzerini örtmeye çalışsak da o azalan yaşama sevinçleri, mutsuzluklar tıpkı bir pusula gibi bizim yaşamda neyi aksattığımızı bize anlatıyorlar. Ben çareyi duygularımı takip etmekte buldum. Her eksikliği hissettiğimde dönüp yaşamıma bakıyorum. Az mı hareket ettim, yediğim bir şeyden mi, dün üretken olamadım mı, bir konuda tembellikten, yapılacaklardan suçluluk mu hissediyorum, değişken havadan mı, geç mi uyudum? Geçmezse bedensel hormonlardan mı? Eksilen vitaminler mi? Hepsini yerine koyunca gezegenleri de eleyince işte o zaman tamam mutsuzum diyorum. Bedenimin sesi ile ruhumu karıştırmamayı öğrendim. Sadece duyguyu değil, bedenin de nerede sıkıştığını görürsek belki de yaşamlarımız tümüyle değişecek, daha üretken, neşeli olacağız.  Kısacası yaşamayı sanat gibi okudukça özgürleşiyor insan.