“Sabah 06:14’te yataktan kalkmalıyım daha doğrusu her taraf henüz kapkaranlık iken sürünerek kalkmaya çalışmalıyım. Uyanmalıyım ki; 06:42’de banyo yapılmış, tıraş olunmuş, dişler fırçalanmış olsun. Banyoya girmeden tuşuna bastığım, hatta bir üst modeline sahipsem akşamdan programladığım makine kahvemi demlemiş. Raf ömrü 3 ay olan tost ekmeğinin arasına benim için özenle 2 mm kalınlığında dilimlenmiş az yağlı kaşar peynirini koyup tost makinasında 5 dakika ısıttım mı kahvaltım da hazır. O kadar zamanım yoksa imdadıma yetişecek onlarca kafe var; malum mahalle pastaneleri kapanalı yıllar oldu. Aman geç kalmayayım! Saat 06:52 trafik başlamıştır. Kalan kahveyi de termosa koyar yolda içerim.

Asansörle 3 kat indim mi arabanın kapısına 12 adım var. Oh şanslıyım ki kapalı garajım var, dışarıdaki yağmurdan korunacağım. Islanmak en sevmediğim şey, yazın da güneş cayır cayır yakıyor ya o da ayrı sorun. Klimalar olmasa bu şehirde yaz da çekilmez.

Tam 49 dakika... 6 km yolu 49 dakikada gidebiliyorum. Bu insanlar delirmiş olmalı. Herkes araba kullanmak zorunda mı anlamıyorum. Hem o yan arabadaki kadın da neydi öyle, arabada makyaj mı yapılır. Şu radyoların her sabah aynı şeyleri anlatan rutini olmasa nasıl çekilir bu hayat bilemiyorum. Neyse ki saat 08:00 olmadan işe geldim; iki soluklanmaya fırsatım kaldı. Yukarı çıkmadan şu kahvemi de tazeleyim: ‘Nonfat laktozsuz latte ekstra hot olsun lütfen’; hemen düzeltelim ekstra x ile yazılır, şarj da z ile… Malum burası yeni dünya, bu yeni düzen ve bu da yeni Türkçe.

Masamdaki kalabalığı seviyorum, bu dağınıklığın içinde bir düzenim var benim. Laptopum, desktopum, akıllı telefonum, tabletim. Hali ile 24 adet bağlantı kablosu var. Her şey 1 milyoncular sağ olsun ki kablo düzenleyiciler var artık. E kablolar karışınca düzeltmesi zor oluyor ya! derdim o. İyi, bugün çok yorulmadım. Sabahtan bir rutin toplantı, Ortadoğulu ortaklarla telekonferans, iki üç maili de yanıtladım. Akşam içim rezervasyonu da yaptırayım da açıkta kalmayalım, kim uğraşacak şimdi evde yemek yapmakla; ‘Nasıl yani? Önümüzdeki 3 gün dolu mu? E ben sizin çok eski müşterinizim, iki kişilik bir masa nasıl olmaz?’ Şu strese bak; neyse mahalledeki burgerciye gideriz bu akşam artık, hiç olmadı eve sipariş ederiz.

Zaten bu hafta çok sağlıklı beslenmiştim; avokado, Hindistan cevizi yağı vazgeçilmez yağ kaynaklarım benim. Tahıl tüketmiyorum ama kaju fıstığına dayanamıyorum. Geçen gün haberlerde gördüm Avustralya’daki yangını, Kaliforniya’daki kasırgayı… Çok üzüldüm. Mevsimler de değişiyor, ondan mıdır bilemedim ama domateslerin tadı kalmadı. Ben de çeri domates yiyorum, parlak parlak ve kıpkırmızı. Bak düşününce karnım acıktı, saat de 12 olmuş.

Öğle yemeğinde hafif yiyeyim bari. Şu kafeteryadaki hazır salatalardan alalım. Öğleden sonra da işler az zaten. Herkes benim kadar çalışsa onlar da kalmayacak ama…Dur bir telefonuma bakayım neler oluyor hayatta; e hayatı kaçırmamak lazım!!!”

Betimlenen klasik bir metropol insanı portresiymiş.

Geçmişinden kopmuş, geleceğe de tutunamamış, arafta.

Global olamamış ama yerel de kalamamış, arafta.

Geleceğe koşamamış ama geleneğinde de kalamamış, arafta.

Ne ordan ne burdan!

Belki de biraz oradan biraz buradan.

İşte en büyük tehlike buymuş, zamanında kızılderili beyaz benizliyi uyarmışmış. Ama o dinlememiş. Suyu hunharca tüketmiş, tohumu bilinçsizce yok etmiş, doğayı düşmen belleyip katletmiş. Son ağaç kesilmemiş, son yağmur damlası düşmemiş. Paranın yenmeyen bir şey olduğu herkesçe tam anlaşılamamış belki ama…

…..

Bir gün nanometrelik bir virüs çıkagelmiş.

İnsanı görmekte olduğu bu sürreal, antinatürel, fütüristik rüyadan, henüz uykusu tamamlanmadan uyandırıvermiş.

Uyku tatlıymış ve insanın uyanmaya da niyeti yokmuş aslında. İşte o günlerde düşünenler şu soruyu sorar olmuş:

Uyanan insan kaldığı yerden uykusuna ve rüyasına mı devam edecek yoksa uyandığı yerden yaşamına mı?

Cevabı ikinci sezonda…

COVID-19’dan uzak bir hafta dilerim.

Doç. Dr. Cem Arıtürk

Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı