‘Tenet’ dünyayı ve sinemayı kurtarabilecek mi?

17 Temmuz’da vizyona girmesi planlanan ancak pandemi nedeniyle iki kez ertelenen yönetmen, senarist ve yapımcı Christopher Nolan’ın ‘Tenet’i izleyici ile buluştu. Hikâyesi ve karakterleriyle olmasa da aksiyonu ile tekniğinin etkisinden uzun süre çıkılamayacak filme, büyük çöküşteki sinema sektörünü kurtaracak yapım gözüyle bakılıyor. Filmde dünyayı kurtarmaya çalışan Nolan acaba gerçekte çok sevdiği sinema sektörünü kurtarabilecek mi? Bunun cevabını tüm korona risklerini göze alıp sinema salonlarına gidecek seyirci verecek.

Pandemi nedeniyle televizyon, bilgisayar ve telefon ekranı önünde geçirilen 5 aydan sonra basın gösterimine gittiğim ilk film, canım ciğerim Christopher Nolan’ın ‘Tenet’i oldu. Nolan adı heyecanlanmak, gün saymak için bile yeterliyken sinemaya olan hasret de üstüne eklenince sinema salonu önünde hiç utanmadan ağzım kulaklarımda selfie’mi bile çektim :)

Tenet’e, uzun süre kapalı kalan ve bazılarının batmasına neden olan sinema salonlarının, dolayısıyla sektörün kurtuluşu olarak bakılıyor. Ancak izleyicilerin aklında tek bir soru var: Gerçekten sinema salonuna gidip uğruna risk alınacak bir film mi Tenet?

Tenet, sinemayı kurtaracak mı

Geçtiğimiz günlerde bir oyuncu, yeni projesi için, “Zengin erkek ve fakir kızın aşkı üzerinden oldukça klişe ancak bir o kadar seyretmesi keyifli bir iş yapıyoruz” demişti. Baktığınız zaman bugüne kadar yazılmış, anlatılmış tüm konuların belirli başlıklar altına toplanabildiğini – ki yaratıcı yazarlıkta da bu başlıklar madde madde belirlenmiştir – fark edebilirsiniz. Hikâye sıkıntısı çeken Hollywood’un uzun süredir filmlerde dünyanın sonunu getirmesi ve bir kahraman yaratarak kurtarması da artık bu başlıklardan biri oldu.

Zamanla oynuyor

Tenet, başrol John David Washington’un da dediği gibi, “Özünde dünyayı kurtarmaya çalışan bir adamı konu alıyor”. Hatta öyle ki Washington’un canlandırdığı karakter ‘The Protagonist’ yani ‘Baş Kahraman’ olarak anılıyor. O da bunu birkaç yerde tekrarlıyor.

Tüm bunlardan yola çıkarak Tenet’i ‘Dünyayı kurtarmayı anlatan aksiyonu bol bir casusluk filmi’ olarak ele alırsam taşa tutulurum. En haklısından!

Klişelere rağmen ortada koskocaman bir Nolan faktörü var.

Tenet, kelime anlamı olarak ilke, inanç, öğreti demek. Palindrom bir kelime olarak tersten okunuşu da aynı. İşte Nolan’ın ‘İzleyeceklerinize hazır olun’ anlamında göz kırptığı ilk ipucu bu. Zaman fetişi olan ve bize ‘Memento’, ‘Inception’, ‘Interstellar’ gibi filmlerinin büyük bir çoğunluğunda zaman kavramını sorgulatan Nolan, Tenet’te de tüm zamanı alt üst ediyor. Zamanı eğiyor, büküyor, yavaşlatıyor, yansıtıyor… Elinde bir hamurla oynar gibi zamanla oynuyor. En keyif veren kısmı da bu oluyor.

Tenet, sinemayı kurtaracak mı

Gelecek neslin intikamı

Konusu kısaca şöyle: Kiev’deki bir opera binasına baskınla açılan film, baş kahramanımızın Tenet adlı bir örgüte dâhil edilmesi ile ilerliyor. ‘Evirtilmiş’ eşyalardan sonra insanların da evirtildiğini, yani bir turnike yardımıyla zamanda geçmişe doğru gidebildiğini öğrenen baş kahramanımıza dünyayı kurtarma görevi veriliyor. O da ‘zaman kıskacı’ denilen operasyonlar ile her şeyi durdurmaya çalışıyor. ‘İyi de kim, neden dünyayı bitirmek istiyor?’ diye sorarsanız işte orası çok anlamlı. Bu işte uzaylılar falan yok. Bizim torunlarımızın torunları, yani gelecek neslimiz bizim dünyaya verdiğimiz zararlar nedeniyle bizden intikam almak istiyor. Bu intikam biraz burun sürtmek falan da değil. Komple dünyayı ortadan kaldırmak niyetindeler. Bu yüzden de zamanda geriye gitmenin yolunu bulmuşlar. Bir algoritmanın birleşimiyle de istediklerini yapmalarına çok az bir zaman kalmış.

Peki diyelim ki gelecek nesil bizi öldürdü, o zaman onlar nasıl dünyaya – ya da artık hangi gezegene göç edildiyse o zamana kadar – gözlerini açacaklar? İşte orası biraz karışık. Bir cevabı yok.

Neredeyse 30 yıllık bir hazırlık

Baş kahramanımıza Neil rolünde Robert Pattinson eşlik ederken Kat rolünde Elizabeth Debicki, kötü adam Andrei Sator rolünde Kenneth Branagh, Ives rolünde Aaron Taylor-Johnson, silah kaçakçısı Priya rolünde Dimple Kapadia öne çıkan oyuncular. Michael Caine, Nolan’ın kadrolu oyuncusu olarak bir sahnede kendini gösteriyor. Ancak karakterlerde bir derinlik beklemeyin.

-Tam bir James Bond aşığı olan Nolan’ın 20 yıl düşünce, 7 yıl senaryo aşamasından sonra Tenet’i neden şimdi yayınladığını düşünmeden edemiyor insan. Bu konuya verdiği “Çocukluğumdan beri casus filmlerini severim; gerçekten eğlenceli ve heyecan verici bir kurgu türüdür. Ama taze bir soluk getirebileceğimi hissetmediğim takdirde bu tür bir film yapmak istemedim. Yaklaşımımızı en basit şekilde, ‘Inception’la soygun türünde yaptığımız şeyi ‘Tenet’te casus film türünde yapmaya çalışmak olarak açıklayabilirim” cevabı ile beni bir kez daha kalbimden vurdu.

-Bu kadar mütevazi açıklamalar yapan Nolan eline kağıt ve kamerayı aldığında hiç de mütevazi sahneler yazmıyor ve çekmiyor. En basit bir konuşma bile devasa sahnelerle, görsel şovlarla gerçekleşiyor. Özellikle girişteki baskın, araç kovalama, yelkenli ve uçak sahnesinin biri bile başka bir filmde olsa günlerce konuşulacak cinsten. Bungee-jumping de ayrıca tat katıyor.

-Tenet’in adı gibi tüm filmin bir palindrom olacağını hissetmiştim ancak onun yerine çok etkileyici bazı sahnelerle yetindim.

-Film ile ilgili bilgiler netleşirken Robert Pattinson’ın adının geçmesi beni hem şaşırtmış hem de yalan söylemeyeyim üzmüştü. Ekranda çok ısındığım bir isim değildi bu filme kadar. Washington’dan daha çok beğendim kendisini.

-Film ne kadar keyif verirse versin bu konuya 150 dakika çok fazla. Beyin yakan cinsinden olduğu için Nolan’ın ‘Anlamaya çalışma, hisset’ mesajları da işe yaramıyor. En az 10-15 dakikası rahatlıkla kısaltılabilir. Bir Bollywood aşığı olarak bunu söylerken uzun filmleri de gayet sevdiğimi belirteyim. Hala söyleyecek sözü, anlatacak konusu varsa değil 150 dakika 300 dakika olsa izlerim.

-Estonya, İtalya, Hindistan, Danimarka, Norveç, ABD ve İngiltere olmak üzere 7 ülkede gerçekleşen çekimlerde Hindistan’ı da görmek beni mutlu etti. Türkiye de olsa tadından yenmezdi :)

-Eski yazılarımdan birinde ‘Nolan bende Çağan Irmak etkisi yarattı’ demiştim :) Bu sözüm bu filmde çok etkili olmasa da yine kendini gösteriyor. Aile dramı olmadan olmazdı zaten.

-Film boyunca Debicki’nin boyu o kadar gözüme çarptı ki… 1.90’lık Debicki’nin oyunculuğu kadar boyuyla da neden bu filmde yer aldığını ilerleyen sahnelerde anladım.

-Hans Zimmer’in ezgilerinin yokluğunu ben çok hissettim. Zimmer başka bir film için çalıştığından bu görevi üstlenen Ludwig Göransson yer yer iyi iş çıkarsa da bazı kısımlarda sesin de yüksek olmasından rahatsızlık verdi bana.

-Gerçekliğe çok önem veren Nolan, neredeyse tüm sahneleri gerçek ortamlarında çekmiş. Görsel efekt çok az. Kullanılan kamera ve tekniklerle konuya ısınmanız zor olmuyor.

-Görüntü yönetmenliğini Hoyte van Hoytema yaparken, kurgusu en zor filmlerden biri olan Tenet’in bu konuda sorumluluğunu üstlenen isim ise Jennifer Lame. ‘Frances Ha’, ‘Manchester by the Sea’, ‘Hereditary’ gibi daha çok karakter draması filmlerinin kurgusunu yapan Lame, aksiyonu bir an bile düşmeyen, dövüşen iki kişi işin zamanların farklı aktığı bu filmle bence ne kadar ödül varsa almalı. Bu anlamda kamera arkası ve hazırlık sürecini gerçekten çok merak ediyorum.

-Pandemi olmasa 17 Temmuz’da vizyona girecek film iki kez ertelenmişti. 26 Ağustos’ta Avrupa ile Türkiye’de vizyona giren filmin ABD vizyon tarihi 3 Eylül.

Görüş birliği yok

Şimdi başa dönecek olursak, Tenet çok zor günler geçiren sinema sektörüne can suyu olabilecek mi?

Eleştirmenlerin bir kısmı senaryoyu karmaşık ve detaylar altında ezilmiş bulurken ve sinemaya gitmeye değmeyeceğini söylerken bir kısmı da filmin tam bir şaheser olduğu görüşünde. IMAX teknolojisi ile birlikte ‘mutlaka izlenmeli’ görüşü ağır basıyor. Ben yazımı yazarken filmin IMDb puanı 8.3, Rotten Tomatoes puanı ise yüz üzerinden 83. Oldukça istikrarlı!

Basın gösteriminde izleyen biri olarak sanırım birçok sinemaseverin izleyeceği salonlardan daha kalabalık bir salonda izlediğimi söyleyebilirim. Pandemi sonrası ilk ve söz konusu Nolan olunca ilgi yüksekti. Salonda boş koltuk fazla kalmadı ve bu da birbirlerini az çok tanıyan, sık sık birlikte film izleyen yazarlar arasında bile gerilime neden oldu. Yani işin kısası tüm sektörü kurtarması için bu dönemde bir filme bel bağlamak saçma. İnsanlar yolda yürürken bile etrafındakilerden tedirgin olurken sinemada 2.5 saat yan yana film izlemek öyle çok kolay geçilecek bir aşama değil. Üstelik bazı sinema salonlarında mısır ve kola ücretsiz verilirken ve insanlar çatır çutur o mısırları yerken… Ben normal zamanda bile buna dayanamıyorum.

Bu çok önemli sorunun cevabını seyirci verecek. Biz de hep birlikte göreceğiz…