Aşkın Hikayeleri ilk 14 Şubat’ını yaşıyor…

Aşkın kendine ait toprakları….

Hiç tanımadığım genç erkeğin, Aşk’ın kendine ait topraklarında benimle konuştuğunun farkında bile değildim. Aslında geleceğini biliyordum, onunla o kadar doluydum ki tarifini kağıtlara döküyordum ama nerede, ne zaman, nasıl olacağı belirsizdi. Bilmediğim bir şey daha vardı, o gelmeyecekti, ben onun yarattığı dünyaya doğru gidecektim. O da habersizce kendine ve bana, hem rengarenk hem de kapkaranlık bir evren hazırlamıştı. Sadece o varsa girebiliyordum aksi halde kapılar kapalıydı. Kapıda kaldığım anlarda, yüreğim kavruluyordu, biliyordum ki başka tenlerde beni görmediği, tanımadığı anları arıyordu. Üstelik benimle sevişmediği halde…Aşkın yanan ateşine düştüğünde, nereyi söndürsen, diğer taraf tutuşuyordu, o da biliyordu. Ya beraber yanan ateşte eriyecektik Bir olacaktık ya da…

Kalbin parçalanacak kaç gözü var?

Acı, ucu benzine batırılmış yanan oklar  gibi her yönden geliyordu. Kalbin parçalanabilecek kaç gözü olabilirdi, sık sık bunu hesaplıyordum. Hiç ummadığım bir anda, örneğin onu düşünerek hazırladığım mercimek köftelerini karşılıklı yerken, “kadının raf ömrü” nün bir ilişkide çok önemli olduğunu söylediği anda, hayat benim için tamamen duruyordu. O anlatmaya devam ediyordu: “Bakımlı olmalı, sağlığına özen göstermeli, atletik olmalı, raf ömrü uzun olmalı” Hiçbiri bende olmadığına göre, bir an evvel ölüp, toprağa kavuşmam daha elzem görünüyordu. Kendimde hak görmüyordum, sevmeyi de sevilmeyi de…Aklımı dinlediğimde ya boş vermeye ya da kaçmaya çalışıyordum, gönlümü dinlediğimde ise sadece kaçmak en iyi çare gibi görünüyordu ancak bulunamamacasına kaçmak…

Bir erkeğe bırakmak…

Benim için hayli yüksek balkondan aşağı bakarken belki de ilk kez çok cesurdum. Oysa olağan hallerde değil aşağı bakmak, balkon demirlerine yaklaşamazdım bile…İşte tam o anda Sabahattin Ali’nin muhteşem şiiri aklıma geldi: “Kendimi bir balkondan aşağı daha rahat  bırakabilirim, bir insana bırakmaktansa. Öyle çok korkuyorum insandan.” Ölmek daha katlanılabilir görünüyordu doğru… “Öyle çok korkma” nın ne anlama geldiğini de herhalde ilk kez o anda anladım. Yemekleri beklerken, ellerim titriyordu. Neydi beni bu kadar titreten, bu kadar korkutan…Aynı saniyelerde, o kadar çok şeyi düşünüyordum ki, “beni seviyor mu, beni sevmiyor mu, beni sever mi, beni sevmez mi, benim sevdiğimi anlarsa, benim sevdiğimi anlamazsa, benim sevdiğimi anlarsa giderse, benim sevdiğimi anlarsa gitmezse, benim sevdiğimi anlamazsa giderse, benim sevdiğimi anlamaz ve gitmezse, ya her şey yolunda giderse, her şey yolunda giderken beni sevmezse, her şey yolunda giderken başkasına giderse, her şey biterse, her şey başlarsa…”

Kendini kendinden sildiren hasret…

Kulağımdaki acıyı hissedince anladım ki, hasret; telefonda onun nefesini duyabilmek için sınırları zorlamakmış. Özlem ve hasret de birbirinden çok farklıymış. Meğer yanımdayken özlüyormuşum. Dünü, bugünü, yarını, yaşananları, yaşanmayanları, sesinin rengini, renginin müziğini, şaşkınlığını, kendine güvenini, korkularını, başındaki kavak yellerini yanındayken özlüyormuşum zaten. Ama hasret başkaymış. Onu değil, beni yerden yere vuran, hayatın yüceliği karşısında kendimi kendimden sildiren hasretmiş. Artık ben yoktum, sadece o vardı, yoktu ama kainatları dolduran oydu. İnsan kendini toz zerresi gibi görürmüş meğer. Tüm dervişler, ulular, yüceler herkes haklıymış, aşkın karşısında aşık da yokmuş, aşık olunan da. Hasret özlemekten çok başkaymış…